Gördüm ki, ömrüm koşarak gidiyor; âhirete yakınlaşmış, hayatım dahi tazyîkat altında sönmeğe yüz tutmuş. Hâlbuki, Hayy ismine dair risalede izâh edilen hayatın mühim vazifeleri ve büyük meziyetleri ve kıymetdâr faydaları böyle çabuk sönmeğe değil, belki uzun yaşamağa lâyıktır diye müteellimâne düşündüm. Yine üstadım olan ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿ âyetine müracaat ettim. Dedi: “Sana hayatı veren Hayy-ı Kayyûma göre hayata bak!”
Ben de baktım, gördüm ki, hayatımın bana bakması bir ise, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma bakması yüzdür. Ve bana ait neticesi bir ise, Hàlık’ıma ait bindir. Şu hâlde, marzî-i İlâhî dâiresinde bir ân yaşaması kâfîdir; uzun zaman istemez. Bu hakikat dört mes'ele ile beyân ediliyor. Ölü olmayanlar veyâhut diri olmak isteyenler, hayatın mâhiyetini ve hakikatini ve hakîki hukukunu o dört mes'ele içinde arasınlar, bulsunlar ve dirilsinler!
Hülâsası şudur ki: Hayat, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma baktıkça ve îmân dahi hayata hayat ve rûh oldukça bekà bulur, hem bâkî meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz.
Altıncı Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye
ALTINCI MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Müfârakat-ı umumiye hengâmında olan harâb-ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisâtı içinde, müfârakat-ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassâsiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâl-perestlik ve güzellik sevdâsı ve kemâlâta meftûniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda, dâimî tahribâtçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdi tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir sûrette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu, fevkalâde bir şuûr ve teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecâzî bu hâle karşı şiddetli galeyân ve isyan ettiği zamanda, bir medâr-ı tesellî bulmak için, yine bu Âyet-i Hasbiyeye müracaat ettim. Dedi: “Beni oku ve dikkatle mânâma bak!”
Ben de Sûre-i Nur’daki ﴾ اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ ﴿ (ilâ âhir) âyetinin rasathânesine girip, îmânın dûrbîniyle bu Âyet-i Hasbiyenin en uzak tabakalarına ve şuûr-u îmânî hurdebîni ile en ince esrârına baktım, gördüm:
Nasıl ki âyineler, şişeler, şeffâf şeyler, hattâ kabarcıklar, güneş ziyâsının gizli ve çeşit çeşit cemâlini ve o ziyânın elvân-ı seb'a denilen yedi renginin mütenevvi' güzelliklerini gösteriyorlar; ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kàbiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemâl ve o güzellikleri tazeleştiriyorlar; ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyâsının ve elvân-ı seb'asının gizli güzelliklerini güzel izhâr ediyorlar.
