Elbette, o Hakîm-i Zülkemâl, o Sâni'-i Bîzevâl, küre-i arzımızın merkezinden tut, tâ meskenimiz ve merkezimiz olan bu kışr-ı zâhirîye kadar birbirine muttasıl yedi küllî tabakayı ve geniş meydânlarını ve âlemlerini ve mağaralarını boş ve hàlî bırakmaz. Elbette onları şenlendirmiş, o âlemlerin şenlenmesine münâsib ve muvâfık zîşuûr mahlûkları halk edip orada iskân etmiştir. O zîşuûr mahlûklar, mâdem ki melâike ecnâsından ve rûhâni envâ'larından olmak lâzım gelir. Elbette en kesif ve en sert tabaka –onlara nisbeten– balığa nisbeten deniz ve kuşa nisbeten hava gibidir. Hattâ zeminin merkezindeki müdhiş ateş dahi o zîşuûr mahlûklara nisbeti, bizlere nisbeten güneşin harâreti gibi olmak iktiza eder. O zîşuûr rûhâniler nurdan oldukları için, nâr onlara nur gibi olur.
#### Dördüncüsü
Dördüncüsü: Onsekizinci Mektûb’da tabakàt-ı arzın acâibine dair ehl-i keşfin tavr-ı akıl haricinde beyân ettikleri tasvirâta dair bir temsîl zikredilmiştir. Hülâsası şudur ki:
Küre-i arz, âlem-i şehâdette bir çekirdektir; âlem-i misâliye ve berzahiyede bir büyük ağaç gibi, semâvâta omuz omuza vuracak bir azamettedir. Ehl-i keşfin küre-i arzda ifritlere mahsûs tabakasını bin senelik bir mesâfe görmeleri, âlem-i şehâdete ait küre-i arzın çekirdeğinde değil, belki âlem-i misâlîdeki dallarının ve tabakalarının tezâhürüdür. Mâdem küre-i arzın zâhiren ehemmiyetsiz bir tabakasının böyle başka âlemde azametli tezâhüratı var; elbette yedi kat semâvâta mukâbil yedi kat denilebilir. Ve mezkûr noktaları ihtar için, îcâz ile i'câzkârâne bir tarzda Âyât-ı Kur'âniye, semâvâtın yedi tabakasına karşı bu küçücük arzı mukâbil göstermekle işâret ediyor.
İkinci Mesele-i Mühimme
İKİNCİ MES'ELE-İ MÜHİMMEDİR:
﴾ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ ﴿ ilâ âhir.
﴿ ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلٰى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَل۪يمٌ ﴾
Şu âyet-i kerîme gibi müteaddid âyetler, semâvâtı yedi semâ olarak beyân ediyor. İşârâtü'l-İ'câz tefsirinde, eski Harb-i Umumînin birinci senesinde cebhe-i harbde ihtisar mecburiyetiyle gayet mücmel beyân ettiğimiz o mes'elenin yalnız bir hülâsasını yazmak münâsibdir. Şöyle ki:
Eski hikmet, semâvâtı dokuz tasavvur edip, lisân-ı şer'îde Arş ve Kürsî yedi semâvât ile beraber kabûl edip acîb bir sûretle semâvâtı tasvir etmiştiler. O eski hikmetin dâhî hükemâsının şa'şaalı ifâdeleri, nev'-i beşeri çok asırlar müddetince tahakkümleri altında tutmuşlar. Hattâ, çok ehl-i tefsir, âyâtın zâhirlerini onların mezhebine göre tevfik etmeye
