İkinci Nükte
Otuzuncu Lem'anın İkinci Nüktesi
﴿ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ﴾
Âyetinin bir nüktesi ve bir İsm-i A'zam veyâhut İsm-i A'zamın altı nurundan bir nuru olan ADL isminin bir cilvesi, Birinci Nükte gibi, Eskişehir Hapishânesinde uzaktan uzağa göründü. Onu yakınlaştırmak için yine temsîl yoluyla deriz:
Şu kâinât öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemâdiyen tahrib ve tamir içinde çalkanan bir şehir var. Ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var. Ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var.
Hâlbuki; o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret-engîz bir muvâzene, bir mîzan, bir tevzîn hükmediyor; bilbedâhe isbât eder ki, bu hadsiz mevcûdâtta olan hadsiz tahavvülât ve vâridât ve masârif, herbir ânda umum kâinâtı görür, nazar-ı teftişinden geçirir bir tek Zâtın mîzanıyla ölçülür, tartılır. Yoksa, balıklardan bir balık, bin yumurtacık ile ve nebâtâttan haşhaş gibi bir çiçek, yirmi bin tohum ile ve sel gibi akan unsurların, inkılâbların hücumuyla, şiddetle muvâzeneyi bozmaya çalışan ve istilâ etmek isteyen esbâb başıboş olsalardı veyâhut maksadsız, serseri tesâdüf ve mîzansız, kör kuvvete ve şuûrsuz, zulmetli tabiata havâle edilseydi, o muvâzene-i eşya ve muvâzene-i kâinât öyle bozulacaktı ki, bir senede, belki bir günde herc ü merc olurdu. Yani deniz karmakarışık şeylerle dolacaktı, taaffün edecekti. Hava gazât-ı muzırra ile zehirlenecekti. Zemin ise bir mezbele, bir mezbaha, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı.
İşte, cesed-i hayvanînin hüceyrâtından ve kandaki küreyvât-ı hamrâ ve beyzâdan ve zerrâtın tahavvülâtından ve cihâzât-ı bedeniyenin tenâsübünden tut, tâ denizlerin vâridât ve masârifine, tâ zemin altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyatlarına, tâ hayvanat ve nebâtâtın tevellüdât ve vefiyâtlarına, tâ güz ve baharın tahribât ve tamiratlarına, tâ unsurların ve yıldızların hidemât ve harekâtlarına, tâ mevt ve hayatın, ziyâ ve zulmetin ve harâret ve bürûdetin değişmelerine ve döğüşmelerine ve çarpışmalarına kadar, o derece hassas bir mîzan ile ve o kadar ince bir ölçü ile tanzim edilir ve tartılır ki, akl-ı beşer hiçbir yerde hakîki olarak hiçbir isrâf, hiçbir abes görmediği gibi; hikmet-i insaniye dahi, herşeyde en mükemmel bir
