Elcevab: İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar. Hem insandaki nebâtî ve hayvanî kuvveleri, âkıbeti görmedikleri, düşünemedikleri ve o insandaki letâif-i insaniyeye galebe ettikleri için, çıkmak istemiyorlar ve hazır muvakkat bir lezzetle mütesellî oluyorlar.
Suâl: Eğer denilse: Dalâlette öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki, kâfir, değil hayattan lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor. Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalı idi. Çünkü insaniyet itibariyle hadsiz eşyaya müştâk ve hayata âşık olduğu hâlde, küfür vâsıtasıyla, mevtini bir i'dâm-ı ebedî ve bir firâk-ı lâyezâlî ve zevâl-i mevcûdâtı ve ahbabının vefâtlarını ve bütün sevdiklerini i'dâm ve müfârakat-ı ebediye sûretinde, gözü önünde, dâima küfür vâsıtasıyla gören insan nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?
Elcevab: Acîb bir mağlata-i şeytaniye ile kendini aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alır zanneder. Meşhûr bir temsîl ile onun mâhiyetine işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Deniliyor: Devekuşuna demişler, “Kanatların var, uç.” O da kanatlarını kısıp “Ben deveyim” demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Hâlbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler, “Mâdem deveyim diyorsun, yük götür.” O zaman kanatlarını açıvermiş, “Ben kuşum” demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş. Fakat hâmîsiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş.
Aynen onun gibi, kâfir, Kur'ân’ın semâvî ilânatına karşı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkûk bir küfre inmiş. Ona denilse: “Mâdem mevt ve zevâli bir i'dâm-ı ebedî biliyorsun. Kendini asacak olan darağacı göz önünde... Ona her vakit bakan nasıl yaşar? Nasıl lezzet alır?” O adam, Kur'ânın umumî vech-i rahmet ve şümûllü nurundan aldığı bir hisse ile der: “Mevt i'dâm değil; ihtimal bekà var.” Veyâhut, devekuşu gibi başını gaflet kumuna sokar, tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zevâl-i eşya ona ok atmasın!
Elhâsıl, o meşkûk küfür vâsıtasıyla, devekuşu gibi mevt ve zevâli i'dâm mânâsında gördüğü vakit, Kur'ân ve semâvî kitapların “Îmânün-bil'âhiret”e dair kat'î ihbarâtı ona bir ihtimal verir; o kâfir, o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz. O vakit ona denilse, “Mâdem bâkî bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif-i diniye meşakkatini çekmek gerektir.” O adam şekk-i küfrî cihetiyle der: “Belki yoktur. Yok için neden çalışayım?” Yani, vaktâ ki o hükm-ü Kur'ân’ın verdiği ihtimal-i bekà cihetiyle i'dâm-ı ebedî âlâmından kurtulur ve meşkûk küfrün verdiği ihtimal-i adem cihetiyle tekâlif-i diniye meşakkati ona müteveccih olur;
