İşte bu sırr-ı dakîk içindir ki, enbiyâlar çok defa ehl-i dalâlete karşı mağlûb oluyor. Ve gayet za'f ve aczde olan dalâlet ehli, ma'nen gayet kuvvetli olan ehl-i hakka muvakkaten gâlib oluyorlar ve mukâvemet ediyorlar. Bu acîb mukâvemetin sırr-ı hikmeti şudur ki:
Dalâlette ve küfürde hem adem ve terk var ki, pek kolaydır, hareket istemez. Hem tahrib var ki, çok sehildir ve âsândır, az bir hareket yeter. Hem tecâvüz var ki, az bir amel ile çoklarına zarar verip, ihâfe noktasında ve fir'avuniyet cihetinden onlara bir makam kazandırır. Hem âkıbeti görmeyen ve hazır zevke mübtelâ olan insandaki nebâtî ve hayvanî kuvvelerin tatmini, telezzüzü, hürriyeti vardır ki, akıl ve kalb gibi letâif-i insaniyeyi insaniyetkârâne ve âkıbet-endişâne olan vazifelerinden vazgeçiriyorlar.
Ehl-i hidayet ve başta ehl-i nübüvvet ve başta Habîb-i Rabbü'l-Âlemîn olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın meslek-i kudsîsi, hem vücûdî, hem sübûtî, hem tamir, hem hareket, hem hudutta istikamet, hem âkıbeti düşünmek, hem ubûdiyet, hem nefs-i emmârenin fir'avuniyetini, serbestliğini kırmak gibi esâsât-ı mühimme bulunduğundandır ki, Medine-i Münevverede bulunan o zamanın münâfıkları, o parlak güneşe karşı yarasa kuşu gibi gözlerini yumup, o câzibe-i azîmeye karşı şeytânî bir kuvve-i dâfiaya kapılıp, dalâlette kalmışlar.
Eğer denilirse: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mâdem Habîb-i Rabbü'l-Âlemîn’dir. Hem elindeki hak ve lisânındaki hakikattir. Ve ordusundaki askerlerin bir kısmı melâikedir. Ve bir avuç su ile bir orduyu sular. Ve dört avuç buğday ve bir oğlağın etiyle bin adamı doyuracak bir ziyâfet verir. Ve küffar ordusunun gözlerine bir avuç toprak atmakla, o bir avuç topraktan her küffarın gözüne bir avuç toprak girmesiyle onları kaçırır. Ve daha bunun gibi bin mu'cizât sâhibi olan bir kumandan-ı Rabbânî, nasıl oluyor; Uhud’un nihâyetinde ve Huneyn’in bidâyetinde mağlûb oluyor?
Elcevab: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev'-i beşere muktedâ ve imâm ve rehber olarak gönderilmiştir. Tâ ki, o nev'-i insanî, hayat-ı ictimâiye ve şahsiyedeki düsturları ondan öğrensin ve Hakîm-i Zülkemâl’in kavânîn-i meşîetine itâate alışsınlar ve desâtir-i hikmetine tevfik-i hareket etsinler. Eğer Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayat-ı ictimâiye ve şahsiyesinde dâima hàrikulâdelere ve mu'cizelere istinâd etseydi, o vakit imâm-ı mutlak ve rehber-i ekber olamazdı.
İşte bu sır içindir ki, yalnız da'vâsını tasdik ettirmek için, ara sıra, inde'l-hâce, münkirlerin inkârını kırmak için mu'cizeler gösterirdi. Sâir vakitlerde nasıl ki herkesten ziyâde evâmir-i İlâhiyeye itâat etmiştir; öyle de, Hikmet-i Rabbâniye ile ve meşîet-i Sübhâniye ile te'sis edilen âdetullâh
