zarfında yirmiden ziyâde Meyve ve Müdafaât Risalesinden yazdı. Hem hapiste, hem hàriçte fütûhâta başladılar. O musîbetteki zararımızı büyük menfaatlere ve sıkıntılarımızı sevinçlere çevirdi. ﴾ عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ ﴿ sırrını tekrar gösterdi.
Sonra birinci ehl-i vukûfun yanlış ve sathî zabıtlara binâen aleyhimizde şiddetli tenkidleri ve Maârif Vekilinin dehşetli hücumuyla beraber, aleyhimizde bir beyânnâme neşretmesiyle hattâ bazı haberlerle bir kısmımızın i'dâmına çalışıldığı hengâmda, bir inâyet-i Rabbâniye imdâdımıza yetişti. Başta Ankara ehl-i vukûfunun şiddetli tenkidlerini beklerken, takdirkârâne raporları, hattâ beş sandık Nur Risalelerinde beş on sehiv buldukları hâlde, mahkemede onların sehiv ve yanlış gösterdikleri noktalar ayn-ı hakikat olduğunu ve onların sehiv ve yanlış dedikleri maddelerde kendileri sehiv ettiklerini isbât ettiğimiz gibi, beş yaprak raporlarında beş on sehiv ve yanlışlarını gösterdik. Ve yedi makàmâta gönderdiğimiz Meyve ve Müdafaanâme Risaleleri ve Adliye Vekâletine gönderilen Nur’un umum risaleleri, hususan mahremlerin dokunaklı ve şiddetli tokatlarına mukâbil tehdidkârâne şiddetli emirler beklerken, gayet mülâyimâne, hattâ tesellîkârâne Başvekilin bize gönderdiği mektûbu gibi, musâlaha tarzında ilişmemeleri kat'î isbât etti ki: Risale-i Nur’un hakikatleri, inâyet-i İlâhiye kerâmetiyle onları mağlûb edip kendini onlara irşadkârâne okutturmuş, o geniş dâireleri bir nev'i dershâne yapmış, çok mütereddid ve mütehhayyirlerin îmânlarını kurtarmış ve bizim sıkıntılarımızdan yüz derece ziyâde manevî ferâh ve fayda verdi.
Sonra gizli düşmanlar beni zehirlediler. Ve Nur’un şehîd kahramanı merhum Hâfız Ali benim bedelime hastahâneye gitti ve benim yerimde berzah âlemine seyahat eyledi, bizi me'yûsâne ağlattırdı. Ben bu musîbetten evvel Kastamonu’nun dağında bağırarak mükerrer defa dedim: “Kardeşlerim, ata et, arslana ot atmayınız.” Yani, “Her risaleyi herkese vermeyiniz; tâ, bize taarruz edilmesin.” Yaya gidilse yedi gün uzakta Hâfız Ali (Rahmetullâhi Aleyh), manevî telefonuyla işitiyor gibi, aynı vakit bana yazıyor ki: “Evet, Üstadım, Risale-i Nur’un bir kerâmetidir ki, ata et, arslana ot atmaz. Belki ata ot, arslana et atar ki, o arslan hocaya İhlâs Risalesini verdi.” Yedi gün sonra mektûbunu aldık. Hesab ettik; aynı zamanda, ben dağda bağırırken, o da garîb sözleri mektûbunda yazıyormuş.
İşte, Nur’un böyle bir manevî kahramanının vefâtı ve gizli münâfıkların aleyhimizde desîselerle bizi cezalandırmaya çalışmaları ve benim zehirli hastalığımdan dolayı beni de hastahâneye resmî emirle mecbur etmek endişesi bizi sıkarken, birden inâyet-i İlâhiye imdâda geldi.
