İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 262 / 456
262

neş'elendirmeye başladılar. Hem çok risalelerde kat'î bürhânlarla da isbât ettiğimiz gibi, o hadsiz arzulara karşı îmân-ı bil'âhiretten gelen nur ile öyle bir nokta-i istimdâd verdi ki, değil küçücük ve muvakkat, kısa dünyevî ahbablara karşı arzu ve râbıtalarıma, belki ebedül-âbâdda, âlem-i bekàda, saâdet-i ebediyede hadsiz uzun arzularıma kâfî gelebilir bir nokta-i istimdâd verdi. Çünkü bir cilve-i rahmetiyle, muvakkat bir misâfirhânesi olan bu dünyanın bir menzili olan şu zeminin yüzünde, o misâfirlerini bir-iki saat sevindirmek için, bahar sofrasında had ve hesaba gelmez, san'atlı, şirin ni'metlerini, her baharda ihsân edip bir kahvaltı hükmünde o misâfirlere yedirdikten sonra, mesken-i ebedîlerinde sekiz dâimî Cenneti hadsiz bir zamanda, hadsiz envâ'-ı ni'metiyle doldurup ibâdına ihzar eden bir Rahmânürrahîmin rahmetine îmân ile istinâd edip intisabını bilen, elbette öyle bir nokta-i istimdâd bulur ki, en ednâ derecesi, hadsiz ebedî emellere medet verip idâme eder.

Hem o âyetin hakikatiyle, îmânın ziyâsından gelen nur öyle parlak bir sûrette tecellî etti ki, o zulümâtlı olan cihât-ı sitteyi gündüz gibi aydınlattırdı. Çünkü bu medresem ve bu şehirde talebe ve dostlarımın arkalarında kalıp ağlamak vaziyetini şöyle aydınlattırdı ki, “Ahbabın gittikleri âlem karanlıklı değil. Yalnız yerlerini değiştirdiler; yine görüşeceksiniz” diye ihtar etti. Ağlamayı tamamen kestirdi. Ve dünyada onların yerine geçecek ve benzeyecek olanları bulacağımı ifhâm etti.

Evet, Lillâhi'l-Hamd, hem vefât eden Van medresesini Isparta medresesiyle ihyâ edip, oradaki ahbabları dahi, daha çok, daha kıymetdâr talebeler ve ahbablarla ma'nen ihyâ etti. Hem bildirdi ki dünya boş, hàlî olmadığını ve harâb olmuş bir memleket sûretini yanlış tasavvur ettiğimi, belki Mâlik-i Hakîki hikmetinin iktizasıyla, sun'î, insanların levhasını değiştiriyor; mektûbunu tazelendiriyor. Bir ağacın bir kısım meyvelerini kopardıkça, yerine yine başka meyvelerin geldiği gibi, nev'-i beşerde bu zevâl ve firâk dahi, bir teceddüddür; tazelenmektir. Îmân noktasında, ahbabsızlıktan gelen elîmâne bir hüzün değil, belki başka güzel bir yerde görüşmek üzere ayrılmaktan gelen, lezîzâne bir hüzün veren bir tazelenmektir.

Hem o dehşetli vaziyetten, kâinâtın mevcûdâtının karanlıklı görünen yüzünü aydınlattı. Ben de o vakit o hâlete şükretmek istedim. Arabî şu fıkra geldi; tam o hakikati tasvir etti. Şöyle ki, dedim:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْاِيمَانِ الْمُصَوِّرِ مَا يُتَوَهَّمُ اَجَانِبَ اَعْدَاءً اَمْوَاتًا مُوَحِّشِينَ اَيْتَامًا بَاكِينَ، اَوِدَّاءَ اِخْوَانًا اَحْيَاءً مُونِسِينَ مُرَخَّصِينَ مَسْرُورِينَ ذَاكِرِينَ مُسَبِّحِينَ

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.