İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 263 / 456
263

Yani, “O şiddetli hâletin te'sirinden gelen gaflet ile, kâinâtın mevcûdâtı, bir kısmı düşman ve ecnebî, (Hâşiye) [^11] bir kısmı müdhiş cenazeler, diğer kısmı ise kimsesizlikten ağlayan yetîmler sûretinde; gâfil nefsime tevehhüm ile gösterilen bu korkunç levhayı, nur-u îmân ile aynelyakìn gördüm ki: O ecnebî, düşman görünenler birer dost, kardeştirler. Ve o müdhiş cenazeler ise, kısmen hayatdâr ve ünsiyetkâr ve kısmen vazifeden terhis edilenlerdir. Ve o ağlayan yetîmlerin vâveylâları ise, zikir ve tesbihin zemzemeleri olduğunu nur-u îmân ile gördüğümden, o hadsiz ni'metlerin menba'ı olan îmânı bana veren Hàlık-ı Zülcelâl'e hadsiz hamd ediyorum. Ve bu dünyada, bu dünya kadar büyük, hususî dünyamdaki bütün mevcûdâtı, hamd ve Tesbihât-ı İlâhiyede tasavvur ve niyetimle istimâl etmek bir hakkım olduğu nokta-i nazarından, bütün o mevcûdâtın herbirisinin ve umumunun lisân-ı hâlleriyle beraber, Elhamdülillâhi alâ nuri'l-îmân deriz.” demektir.

[^11]:(Hâşiye) Yani, zelzele, fırtına, tûfân, tâun, ateş gibi.

Hem o gafletkârâne hâlet-i müdhişeden hiçe inen ezvâk-ı hayat ve bütün bütün çekilip kuruyan emeller ve en dar bir dâire içinde sıkışıp kalan, belki mahvolan şahsıma ait ni'metler, lezzetler, birden –başka risalelerde kat'î bir sûrette isbât ettiğimiz gibi– nur-u îmân ile, kalbin etrafındaki o dar dâireyi öyle genişlettirdi ki, kâinâtı içine aldı ve o Horhor bahçesinde kurumuş ve lezzetini kaçırmış ni'metler yerinde, dâr-ı dünya ve dâr-ı âhireti birer sofra-i ni'met ve birer tabla-i rahmet şekline getirdi. Göz, kulak, kalb gibi on değil, yüz cihâzât-ı insaniyenin herbirini, gayet uzun bir el sûretinde, her mü'minin derecesi nisbetinde o iki Sofra-i Rahmâna uzatıp, her tarafından ni'metleri toplayacak bir tarzda gösterdiğinden, hem bu ulvî hakikati ifâde, hem o hadsiz ni'mete şükür için, o vakit böyle demiştim:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْاِيمَانِ الْمُصَوِّرِ لِلدَّارَيْنِ مَمْلُوئَتَيْنِ مِنَ النِّعْمَةِ وَالرَّحْمَةِ، لِكُلِّ مُؤْمِنٍ حَقًا يَسْتَفِيدُ مِنْهُمَا بِحَوَاسِّهِ الْكَثِيرَةِ الْمُنْكَشِفَةِ بِاِذْنِ خَالِقِهِ

Yani, “Dünya ve âhireti ni'met ve rahmetle doldurmuş bir sûrette, hakîki mü'minlerin nur-u îmân ve İslâmiyetle inkişaf ve inbisat etmiş bütün hàssalarının elleriyle o iki muazzam sofradan istifadeyi te'min eden ve gösteren nur-u îmân ni'metinin mukâbiline, o îmânı bana veren Hàlık’ıma, bütün zerrât-ı vücûdumla, dünya ve âhiret dolusu hamd ve şükür, elimden gelse, yaparım” demektir. Mâdem îmân bu âlemde bu te'sirât-ı azîmeyi yapar; elbette dâr-ı bekàda öyle semerât ve füyûzâtı olacak ki, bu dünyadaki akıl ile onlar ihâta edilmez ve ta'rif edilmez.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.