İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 365 / 456
365

Hem meselâ, bir hükümdar-ı âdil, ihkàk-ı hak için mazlumların hakkını zâlimlerden almakla ve fakirleri kavîlerin şerrinden muhâfaza etmekle ve herkese müstehak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması, hükümdarlığın ve adâletin bir kaide-i esâsiyesi olduğundan; elbette Hâkim-i Hakîm, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun bütün mahlûkatına, hususan zîhayatlara “hukuk-u hayat” tâbir edilen şerâit-i hayatiye yi vermekle; ve hayatlarını muhâfaza için onlara cihâzât ihsân etmekle; ve zaîfleri kavîlerin şerrinden rahîmâne himâye etmekle; ve umum zîhayatlarda, bu dünyada ihkàk-ı hak etmek nev'i tamamen ve haksızlara ceza vermek nev'i ise kısmen sırr-ı adâletin icrasından olmakla; ve bilhassa Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde, adâlet-i ekberin tecellîsinden hâsıl olan ve tâbirinde âciz olduğumuz şuûnât-ı Rabbâniye ve meânî-i kudsiyedir ki, kâinâtta bu fa'âliyet-i dâimeyi iktiza ediyor.

İşte bu üç misâl gibi, Esmâ-i Hüsnânın umumunda, herbirisi bu fa'âliyet-i dâimede böyle kudsî bazı Şuûnât-ı İlâhiyeye medâr olduklarından, hallâkıyet-i dâimeyi iktiza ederler.

Hem mâdem her kàbiliyet, herbir isti'dat, inbisat ve inkişaf edip semere vermekle bir ferâhlık, bir genişlik, bir lezzet verir.

Hem mâdem her vazifedâr, vazifesini yapmak ve bitirmekle, vazifesinden terhisinde büyük bir rahatlık, bir memnuniyet hisseder.

Ve mâdem bir tek tohumdan birçok meyveleri almak ve bir dirhemden yüz dirhem kâr kazanmak, sâhiblerine çok sevinçli bir hâlettir, bir ticârettir.

Elbette, bütün mahlûkattaki hadsiz isti'datları inkişaf ettiren ve bütün mahlûkatını kıymetdâr vazifelerde istihdam ettikten sonra terakkîvâri terhis ettiren, yani, unsurları mâdenler mertebesine, mâdenleri nebâtlar hayatına, nebâtları rızık vâsıtasıyla hayvanların derece-i hayatına ve hayvanları, insanların şuûrkârâne olan yüksek hayatına çıkarıyor.

İşte, herbir zîhayatın zâhirî bir vücûdunun zevâliyle –Yirmidördüncü Mektûb’da izâh edildiği gibi– rûhu, mâhiyeti, hüviyeti, sûreti ve misâlî vücûdları ve ilmî ve gaybî mevcûdiyetleri ve cesed-i necmîsi ve gılâf-ı rûhu gibi kendinden alınmış pek çok vücûdlarını arkasında bırakıp ve yerinde vazife başına geçiren fa'âliyet-i dâime ve hallâkıyet-i Rabbâniyeden neş'et eden maânî-i Kudsiye ve Rubûbiyet-i İlâhiyenin ne kadar ehemmiyetli oldukları anlaşılır.

Mühim bir suâle kat'î bir cevab:

Ehl-i dalâletten bir kısmı diyorlar ki: “Kâinâtı bir fa'âliyet-i dâime ile tağyîr ve tebdil eden zât, elbette kendisinin de mütegayyir ve mütehavvil olması lâzım gelir.”

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.