İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 251 / 456
251

ve terakkiyât-ı maneviyemde engel olmuştu. Birden, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve keremiyle Kur'ân-ı Hakîmdeki hikmet-i kudsiye imdâdâ yetişti. Çok risalelerde beyân edildiği gibi, o felsefî mes'elelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi.

Ezcümle, fünûn-u hikmetten gelen zulümât-ı rûhiye, rûhumu kâinâta boğduruyordu. Hangi cihete baktım, nur aradım; o mes'elelerde nur bulamadım, teneffüs edemedim. Tâ, Kur'ân-ı Hakîmden gelen, “Lâ ilâhe illâ Hû” cümlesiyle ders verilen Tevhid, gayet parlak bir nur olarak, bütün o zulümâtı dağıttı; rahatla nefes aldım. Fakat nefis ve şeytan, ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefeden aldıkları derse istinâd ederek, akıl ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münâzarât-ı nefsiye, Lillâhi'l-Hamd, kalbin muzafferiyetiyle neticelendi. Çok risalelerde kısmen o münâzaralar yazılmış. Onlara iktifâ edip, burada yalnız binde bir muzafferiyet-i kalbiyeyi göstermek için, binler bürhândan bir tek bürhân beyân edeceğim. Tâ ki, gençliğinde hikmet-i ecnebiye veya fünûn-u medeniye nâmı altındaki kısmen dalâlet, kısmen mâlâyaniyât mes'eleleriyle rûhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış bir kısım ihtiyarların rûhunda temizlik yapsın; Tevhid hakkında şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun. Şöyle ki:

Ulûm-u felsefiyenin vekâleti nâmına nefsim dedi ki: “Bu kâinâttaki esbâbın tabiatıyla bu mevcûdâta müdâhaleleri var. Herşey bir sebebe bakar. Meyveyi ağaçtan, hubûbatı topraktan istemeli. En cüz'î, en küçük bir şeyi de Allah’tan istemek ve Allah’a yalvarmak ne demektir?”

O vakit, Nur-u Kur'ân ile, sırr-ı Tevhid, şu gelecek sûrette inkişaf etti. Kalbim, o mütefelsif nefsime dedi: En cüz'i ve en küçük şey, en büyük şey gibi, doğrudan doğruya bütün bu kâinât Hàlık’ının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka sûrette olamaz. Esbâb ise bir perdedir. Çünkü en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazen san'at ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan san'atça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyle ise, büyük küçük tefrik edilmeyecek. Ya bütünü esbâb-ı maddiyeye taksim edilecek veyâhut bütünü birden bir tek Zâta verilecektir. Birinci şık muhâl olduğu gibi, bu şık vâcibdir, zarûrîdir. Çünkü bir tek Zâta, yani bir Kadîr-i Ezelîye verilse, mâdem bütün mevcûdâtın intizamât ve hikmetleriyle vücûdu kat'î tahakkuk eden ilmi herşeyi ihâta ediyor; ve mâdem ilminde herşeyin mikdarı taayyün ediyor; ve mâdem, bilmüşâhede, her vakit hiçten, nihâyetsiz sühûletle, nihâyetsiz san'atlı masnû'lar vücûda geliyor; ve mâdem o Kadîr-i Alîmin, bir kibrit çakar gibi, emr-i kün feyekûn ile, hangi şey olursa olsun icâd edebildiğini, hadsiz kuvvetli deliller ile, çok risalelerde beyân ettiğimiz ve hususan Yirminci Mektûb ve Yirmiüçüncü Lem'anın âhirinde isbât edildiği gibi, hadsiz bir kudreti var. Elbette, bilmüşâhede görülen hàrikulâde sühûlet ve kolaylık, o ihâta-i ilmiyeden ve azamet-i kudretten geliyor.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.