Mâdem hakikat-i hâl böyledir. Nasıl ki Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’a o münâcâtın neticesinde hûtu ona bir merkûb, bir tahte'l-bahir ve denizi bir güzel sahrâ ve gece mehtâblı bir latîf sûret aldı. Biz dahi o münâcâtın sırrıyla, ﴾ لَٓااِلٰهَاِلَّٓااَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴿ demeliyiz.
﴾ لَٓااِلٰهَاِلَّٓااَنْتَ ﴿ cümlesiyle istikbâlimize, ﴾ سُبْحَانَكَ ﴿ kelimesiyle dünyamıza, ﴾ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴿ fıkrasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celb etmeliyiz. Tâ ki, nur-u îmân ile ve Kur'ânın mehtâbıyla istikbâlimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılâb etsin. Ve mütemâdiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvâcı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur'ân-ı Hakîmin tezgâhında yapılan bir sefîne-i maneviye hükmüne geçen Hakikat-i İslâmiyet içine girip, selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sâhil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr-ı Kur'ânla, o terbiye-i Furkàniye ile, nefsimiz bize binmeyecek, merkûbumuz olup, bizi ona bindirip, hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vâsıtamız olsun.
Elhâsıl: Mâdem insan, mâhiyetinin câmiiyeti itibariyle sıtmadan müteellim olduğu gibi arzın zelzele ve ihtizâzâtından ve kâinâtın kıyâmet hengâmında zelzele-i kübrâsından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebînî bir mikroptan korkar, ecrâm-ı ulviyeden zuhûr eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hânesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki, küçük bahçesini sever, öyle de; hadsiz ebedî Cenneti dahi müştâkàne sever. Elbette, böyle bir insanın Ma'bûd’u, Rabbi, melce'i, halâskârı, maksûdu öyle bir Zât olabilir ki, umum kâinât Onun kabza-i tasarrufunda, zerrât ve seyyârât dahi taht-ı emrindedir. Elbette öyle bir insan dâima Yûnusvâri (A.S.) ﴾ لَٓااِلٰهَاِلَّٓااَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴿ demeye muhtaçtır.
﴿ سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾ ∗∗∗
