Nasıl ki, küçük kabahatleri işleyenlerin nahiyelerde cezaları verilir, büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de, ehl-i îmânın ve hàs dostların hükmen küçük hatâları, çabuk onları temizlemek için, kısmen dünyada ve sür'aten verilir. Ehl-i dalâletin cinayetleri o kadar büyüktür ki, kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, muktezâ-yı adâlet olarak âlem-i bekàdaki Mahkeme-i Kübrâya havâle edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.
İşte, hadîs-i şerîfte اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ mezkûr hakikate dahi işâret ediyor. Yani, dünyada şu mü'min, kısmen kusurâtından cezasını gördüğü için, dünya onun hakkında bir dâr-ı cezadır. Dünya, onların saâdetli âhiretlerine nisbeten bir zindân ve Cehennemdir. Ve kâfirler, mâdem Cehennemden çıkmayacaklar, hasenâtlarının mükâfâtlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiâtları te'hir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya Cennetleridir. Yoksa, mü'min bu dünyada dahi kâfirden ma'nen ve hakikat nokta-i nazarında çok ziyâde mes'ûddur. Âdeta mü'minin îmânı, mü'minin rûhunda bir Cennet-i maneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mâhiyetinde manevî bir Cehennemi ateşlendiriyor.
﴿ سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾ ∗∗∗
