| | |
|:-:|:-:|
|Altıncı Fıkrada: Geçen deliller gibi, zemindeki ağaçların ve nebâtâtın, yapraklar, çiçekler ve meyvelerin cezbedârâne hareket-i zikriyeleri ve kemâl-i sühûletle giydirilen cihâzât ve zînetleri bilbedâhe vücûb-u vücûd ve Vahdet-i Bârî’ye delâlet ettiğini;
Yedinci Fıkrada: Kezâ zîrûhun ve hususan nev'-i beşerin cisimlerinde mevcûd ve muntazam saatler ve makineler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî a'zâ ve cevârih ve bilhassa havâs-ı hamse-i zâhire gibi kemâl-i fa'âliyetle iş gören duygularıyla Vahdâniyeti isbât ettiğini;
Sekizinci Fıkrada: Kâinâtın hülâsası olan insan ve insanın zübdesi olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyânın hülâsaları olan kalblerinin ve akıllarının müşâhedât ve keşfiyât ve ilhâmât ve istihrâcâtıyla, yüzler icmâ ve tevâtür kuvvetinde ve kat'iyyetinde vücûb-u vücûd ve vahdet-i İlâhiyeye şehâdet ettiklerini kemâl-i vuzûh ile beyân ve tahaccür etmiş kalbleri ıslah, hem Cenâb-ı Kibriyâya münâcât olan şu yektâ ravza-i hakikat, hâtime-i tazarru ve niyâzını şöyle bağlar ki:
“Yâ Rabbî ve yâ Rabbe's-Semâvâti ve'l-Arâdîn! Yâ Hàlıkî ve yâ Hàlık-ı Külli Şey!
“Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyâtıyla teshìr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur'ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risale-i Nur’a musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver! Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm’a denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhesselâma ateşi ve Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a şems ve kameri teshìr ettiğin gibi, Risale-i Nur’a kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü'l-Firdevs’te mes'ûd kıl! Âmîn, âmîn.” kelimât-ı niyâziyeleriyle ihtitam eden şu münâcât, ehl-i îmânın lâzime-i gayr-ı müfârıkı olmaya çok lâyık olduğu âşikâr olmasından, ziyâde izâha lüzum görülmedi...
M. SABRİ (Rahmetullâhi Aleyh)| |
