bir âyinedir; ve hâkezâ çok cihetlerle Zât-ı Hayy-ı Kayyûma âyinedârlık eder. Öyle de, insan şu kâinâtın hakàiklarına bir vâhid-i kıyâsîdir, bir fihristedir, bir mikyâstır ve bir mîzandır.
Meselâ, kâinâtta, Levh-i Mahfûzun gayet kat'î bir delil-i vücûdu ve bir nümûnesi, insandaki kuvve-i hâfızadır.
Ve âlem-i misâlin vücûduna kat'î delil ve nümûne, kuvve-i hayâliyedir. (Hâşiye) [^6]
[^6]: (Hâşiye) Evet, nasıl ki insanın anâsırları kâinâtın unsurlarından; ve kemikleri taş ve kayalarından; ve saçları nebât ve eşcârından; ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları arzın çeşmelerinden ve mâdenî sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işâret ediyorlar. Aynen öyle de, insanın rûhu âlem-i ervâhtan; ve hâfızaları Levh-i Mahfûzdan; ve kuvve-i hayâliyeleri âlem-i misâlden; ve hâkezâ herbir cihâzı bir âlemden haber veriyorlar. Ve onların vücûdlarına kat'î şehâdet ederler.
Ve kâinâttaki rûhânilerin bir delil-i vücûdu ve nümûnesi, insandaki kuvvelerdir ve latîfelerdir ve hâkezâ... İnsan, küçük bir mikyâsta, kâinâttaki hakàik-ı îmâniyeyi şühûd derecesinde gösterebilir.
İşte, insanın mezkûr vazifeler gibi çok mühim hizmetleri var. Cemâl-i Bâkîye âyinedir. Kemâl-i Sermediyeye dellâl-ı muzhirdir. Ve Rahmet-i Ebediyeye muhtâc-ı müteşekkirdir. Mâdem cemâl, kemâl, rahmet bâkîdirler ve sermedîdirler; elbette o Cemâl-i Bâkînin âyine-i müştâkı ve o Kemâl-i Sermedînin dellâl-ı âşıkı ve o Rahmet-i Ebediyenin muhtâc-ı müteşekkiri olan insan, bâkî kalmak için bir dâr-ı bekàya girecek; ve o bâkîlere refâkat için ebede gidecek; ve o ebedî cemâl ve o sermedî kemâl ve dâimî rahmete, ebedü'l-âbâdda refâkat etmek gerektir, lâzımdır. Çünkü ebedî bir cemâl, fânî bir müştâka ve zâil bir dosta râzı olmaz. Çünkü cemâl, kendini sevdiği için, sevmesine mukâbil muhabbet ister. Zevâl ve fenâ ise, o muhabbeti adâvete kalbeder, çevirir.
Eğer insan ebede gidip bâkî kalmazsa, fıtratındaki Cemâl-i Sermediyeye karşı olan esâslı muhabbet yerine adâvet bulunacaktır. Onuncu Söz ün hâşiyesinde beyân edildiği gibi, bir zaman bir dünya güzeli, bir âşıkını huzurundan çıkarıyor. O adamdaki aşk, birden adâvete dönüyor ve diyor ki: “Tuh! Ne kadar çirkindir!” diyerek, kendine tesellî vermek için, cemâlinden küsüyor, cemâlini inkâr ediyor.
Evet, insan bilmediği şeye düşman olduğu gibi, eli yetişmediği veyâhut tutamadığı şeylerin adâvetkârâne kusurlarını arar, âdeta düşmanlık etmek ister. Mâdem bütün kâinâtın şehâdetiyle Mahbûb-u Hakîki ve Cemîl-i Mutlak, bütün güzel Esmâ-i Hüsnâsıyla Kendini insana sevdiriyor ve insanların Kendini sevmelerini istiyor; elbette ve herhalde, Kendisinin hem mahbûbu, hem habîbi olan insana fıtrî bir adâveti verip derinden derine
