şiddetle reddeder ve kendi vazifesine başkasının karışmasına müsâade etmez. Çok pâdişahlar, bu redd-i müdâhale haysiyetiyle masûm evlâdlarını ve sevdiği kardeşlerini merhametsizce kesmişler. Demek, hakîki hâkimiyetin en esâslı hàssası ve infikâk kabûl etmez bir lâzımı ve dâimî bir muktezâsı, istiklâldir, infiraddır, gayrın müdâhalesini reddir.
İşte bu çok esâslı hàssa içindir ki, Rubûbiyet-i Mutlaka derecesindeki Hâkimiyet-i İlâhiye, gayet şiddetle şirki ve iştirâki ve müdâhale-i gayrı reddettiğinden, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân dahi, gayet harâretle ve şiddetle ve pek çok tekrar ile Tevhidi gösterip şirki, iştirâki, azîm tehdidlerle reddediyor.
İşte, Rubûbiyetteki Hâkimiyet-i İlâhiye, Tevhid ve Vahdeti kat'î bir sûrette iktiza ettiği ve gayet kuvvetli bir dâîyi ve gayet şiddetli bir muktazîyi gösterdiği gibi, kâinât yüzündeki nihâyet derecede mükemmel ve mecmû-u kâinâttan, yıldızlardan tut, tâ nebâtât, hayvanat, maâdin, tâ cüz'iyât ve efrâda ve zerrelere kadar görünen intizam-ı ekmel ve insicam-ı ecmel, o Ferdiyete, o Vahdete hiçbir cihetle şübhe getirmez bir şâhid-i âdil, bir bürhân-ı bâhirdir. Çünkü gayrın müdâhalesi olsa, bu gayet hassas nizâm ve intizam ve muvâzene-i kâinât elbette bozulacaktı ve intizamsızlık eseri görünecekti. ﴾ لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا آلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا ﴿ âyetinin sırrıyla, bu hàrika, mükemmel nizâm-ı kâinât karışacaktı ve fesâda girecekti. Hâlbuki, ﴾ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ ﴿ âyetiyle, zerrâttan tâ seyyârâta, ferşten tâ Arşa kadar hiçbir cihetle kusur ve noksan ve müşevveşiyet eseri görülmediğinden, gayet parlak bir sûrette, bu nizâm-ı kâinât ve şu intizam-ı mahlûkat ve şu muvâzene-i mevcûdât, ism-i Ferdin cilve-i a'zamını gösterip Vahdete şehâdet eder.
Hem cilve-i Ehadiyet sırrıyla, en küçük bir zîhayat mahlûk, kâinâtın bir misâl-i musağğarası ve küçük bir fihristesi hükmünde olduğundan, o tek zîhayata sâhib çıkan, bütün kâinâtı kabza-i tasarrufunda tutan Zât olabilir. Ve bir çekirdek, hilkatçe bir ağaçtan geri olmadığı ve bir ağaç küçük bir kâinât hükmünde olduğu gibi, herbir zîhayat dahi küçük bir kâinât ve küçük bir âlem hükmünde olduğundan, bu sırr-ı Ehadiyet cilvesi, şirk ve iştirâki muhâl derecesine getiriyor.
Bu kâinât, o sır ile, değil yalnız tecezzî kabûl etmez bir külldür; belki mâhiyetçe, inkısam ve iştirâki ve tecezzîsi imkânsız ve müteaddid elleri kabûl etmez bir küllî hükmüne geçtiğinden, ondaki herbir cüz', bir cüz'î ve bir ferdi hükmünde ve o küll dahi bir küllî hükmünde olduğundan,
