İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 295 / 456
295

Cennetin bu âlem-i fânîde –temsîlde hatâ olmasın– bir nev'i müstemlekeleri ve dâireleri bulunabilir. Ve kalb telefonuyla, yüksek rûhlar ile muhâbereleri olabilir, hediyeleri gelebilir.

Amma bir dâire-i külliyenin cüz'î bir hâdise-i şahsiye ile meşgul olması, yani, kâhinlere gaybî haberleri getirmek için şeytanlar, tâ semâvâta çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifâdelerin bir hakikati şu olmak gerektir ki, semâvât memleketinin pâyitahtına kadar gidip o cüz'î haberi almak değildir. Belki cevv-i havaya dahi şümûlü bulunan semâvât memleketinin –teşbihte hatâ yok– karakolhâneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde arz memleketi ile münâsebetdârlık oluyor. Cüz'î hâdiseler için, o cüz'î makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hattâ kalb-i insanî dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilhâm ile şeytan-ı hususî, o mevkide mübâreze ediyorlar. Ve hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniye ve hâdisât-ı Muhammediye (A.S.M.) ise, ne kadar cüz'î de olsa, en büyük, en küllî bir hâdise-i mühimme hükmünde, en küllî bir dâire olan Arş-ı A'zamda ve dâire-i semâvâtta –temsîlde hatâ olmasın– mukadderât-ı kâinâtın manevî ceridelerinde neşrolunuyor gibi, her köşede medâr-ı bahsoluyor diye beyân ile beraber, kalb-i Muhammedîden (A.S.M.) tâ dâire-i Arşa varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdâhale imkânı olmadığından, semâvâtı dinlemekten başka şeytanların çaresi kalmadığını ifâde ile, vahy-i Kur'ânî ve Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) ne derece yüksek bir derece-i hakkâniyette olduğunu ve hiçbir cihetle hilâf ve yanlış ve hile, ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet belîğâne, belki mu'cizâne ilân etmek ve göstermektir.

Said Nursî

﴿  سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ  ﴾ ∗∗∗

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.