ELCEVAB: Evvelâ: Onbeşinci Söz nâmındaki bir risalede, Yedi Basamak nâmında, yedi kat'î mukaddime ile, ﴾ وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ ﴿ âyetinin ifâde ettiği, yıldızlarla, şeytan câsuslarının semâvâttan ref' ve tardı, öyle bir sûrette isbât edilmiş ki, en muannid maddiyûnu dahi iknâ eder, susturur ve kabûl ettirir.
Sâniyen: Bu uzak zannedilen o üç Hakikat-i İslâmiyeyi kısa zihinlere yakınlaştırmak için bir temsîl ile işâret edeceğiz. Meselâ, bir hükûmetin dâire-i askeriyesi memleketin şarkında ve dâire-i adliyesi garbında ve dâire-i maârifi şimâlinde ve dâire-i ilmiyesi cenûbunda ve dâire-i mülkiyesi ortasında bulunsa; telsiz, telefon, telgrafla, gayet muntazam bir sûrette, her dâire alâkadar olduğu vaziyetleri görse, haber alsa; âdeta umum o memleket, adliye dâiresi olduğu hâlde, askerî dâiresidir ve mülkiye dâiresi olduğu gibi, ilmiye dâiresi oluyor.
Hem meselâ, müteaddid devletler ve ayrı ayrı pâyitahtları bulunan hükûmetlerin, bazen oluyor ki, müstemlekât cihetiyle veya imtiyazât haysiyetiyle veya ticâretler münâsebetiyle bir tek memlekette ayrı ayrı hâkimiyetlikleri bulunur. Raiyet ve millet bir olduğu hâlde, herbir hükûmet, kendi imtiyazı cihetiyle, o raiyetle münâsebetdârdır. Birbirinden çok uzak o hükûmetlerin muâmelâtı birbirine temâs ediyor, her hânede birbirine yakınlaşıyor ve her adamda iştirâkleri oluyor. Cüz'î mes'eleleri, temâs noktalarındaki cüz'î bir dâirede görülür. Yoksa, her cüz'î bir mes'ele, dâire-i külliyeden alınmıyor. Fakat o cüz'î mes'elelerden bahsedildiği zaman, doğrudan doğruya dâire-i külliyenin kanunuyla olduğu cihetiyle, dâire-i külliyeden alınıyor gibi ve o dâirede medâr-ı bahsolunmuş bir mes'ele şekli verilir tarzda ifâde edilir.
İşte bu iki temsîl gibi, semâvât memleketi, pâyitaht ve merkez itibariyle gayet uzak olduğu hâlde, arz memleketinde insanların kalblerine uzanmış manevî telefonları olduğu gibi, semâvât âlemi, yalnız âlem-i cismânîye bakmıyor; belki âlem-i ervâhı ve âlem-i melekûtu tazammun ettiğinden, bir cihette perde altında âlem-i şehâdeti ihâta etmiştir.
Hem âlem-i bâkîden ve dâr-ı bekàdan olan Cennet dahi, hadsiz uzaklığıyla beraber, yine o dâire-i tasarrufâtı, perde-i şehâdet altında, her tarafta nurânî bir sûrette uzanmış, yayılmış. Sâni'-i Hakîm-i Zülcelâl’in hikmetiyle, kudretiyle, nasıl ki insanın başında yerleştirdiği duygularının merkezleri ayrı ayrı olduğu hâlde, herbiri umum o vücûda, o cisme hükmediyor ve dâire-i tasarrufuna alabiliyor. Öyle de, bu insan-ı ekber olan kâinât dahi,
