Birinci defa “Yâ Bâkî Ente'l-Bâkî!” dedim; dünya ve dünyadaki Abdurrahman gibi hadsiz alâkadar olduğum ahbabların zevâlinden ve râbıtalarım kopmasından neş'et eden hadsiz manevî yaralar içinde bir ameliyât-ı cerrâhiye nev'inde bir tedâvi başladı.
İkinci defa “Yâ Bâkî Ente'l-Bâkî!” cümlesi, bütün o hadsiz manevî yaralara hem merhem, hem tiryâk oldu. Yani, “Sen bâkîsin. Giden gitsin; Sen yetersin. Mâdem Sen bâkîsin; zevâl bulan herşeye bedel bir cilve-i rahmetin kâfîdir. Mâdem Sen varsın; Senin varlığına îmân ile intisabını bilen ve sırr-ı İslâmiyetle o intisaba göre hareket eden insana herşey var. Fenâ ve zevâl, mevt ve adem bir perdedir, bir tazelenmektir; ayrı ayrı menzillerde gezmek hükmündedir” diye düşünüp, tamamıyla o hirkatli, firkatli, hazîn, elîm, karanlıklı, dehşetli hâlet-i rûhâniye, sürûrlu, neş'eli, lezzetli, nurlu, sevimli, ünsiyetli bir hâlete inkılâb etti. Lisânım ve kalbim, belki lisân-ı hâl ile bütün zerrât-ı vücûdum “Elhamdülillâh” dediler.
İşte, o cilve-i rahmetin binden bir cüz'ü şudur ki: Ben o hüzüngâhım olan dereden ve o hüzün-engîz hâletten, Barla’ya döndüm. Baktım ki, Kuleönlü Mustafa nâmında bir genç, benden ilmihâle ait, abdest ve namaza dair birkaç mes'eleyi sormak için gelmiş. O vakit misâfirleri kabûl etmediğim hâlde, onun rûhundaki ihlâs ve ileride Risale-i Nur’a edeceği kıymetdâr hizmeti (Hâşiye-1) [^8] güyâ hiss-i kable'l-vukû' ile rûhum o gencin rûhunda okudu; onu geriye çevirmedim, kabûl ettim. (Hâşiye-2) [^9]
[^8]: (Hâşiye-1) İşte o Mustafa'nın küçük kardeşi olan Küçük Ali, kendi güzel, sıhhatli kalemiyle yediyüzden ziyâde Nur Risalelerini yazmakla, tamamıyla bilfiil bir Abdurrahman olduğu gibi, müteaddid Abdurrahman'ları da yetiştirdi.
[^9]:(Hâşiye-2) Elhak, o yalnız kabûle değil, belki istikbâle lâyık (Hâşiye) olduğunu gösterdi. (Hâşiye) Risale-i Nur'un birinci şâkirdi Mustafa'nın istikbâle liyâkatine dair Üstadımın hükmünü tasdik eden bir hâdise: Kurban arefesinden bir gün evvel Üstadım gezmeye gidecekti. At getirmek üzere beni gönderdiği zaman, Üstadıma dedim: "Sen aşağıya inme; ben kapıyı arkasından örtüp odunluktan çıkacağım." Üstadım, "Hayır" dedi. "Sen kapıdan çık" diyerek aşağıya indi. Ben kapıdan çıktıktan sonra kapıyı arkasından sürgüledi. Ben gittim, kendisi de yukarıya çıktı. Sonra yatmış. Bir müddet sonra Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman'la beraber gelmişler. Üstadım hiç kimseyi kabûl etmiyordu ve etmeyecekti. Hususan o vakit iki adamı beraber hiç yanına almaz, geri çevirirdi. Hâlbuki, bu makamda bahsedilen kardeşimiz Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman'la gelince, kapı güyâ lisân-ı hâl ile ona demiş ki: "Üstad'ın seni kabûl etmeyecek; fakat ben sana açılacağım" diyerek arkasından sürgülenmiş kapı kendi kendine Mustafa'ya açılmış. Demek Üstadımın onun hakkında "Mustafa istikbâle lâyıktır" diye söylediği sözü istikbâl gösterdiği gibi, kapı da buna şâhid olmuştur. Husrev Evet, Husrev'in yazdığı doğrudur, tasdik ediyorum. Kapı bu mübârek Mustafa'yı benim bedelime hem istikbâl etti, hem de kabûl etti. Said Nursî
