İşte bu hâlette, vaziyetime baktım ki: Medâr-ı ezvâk olan gençlik gidiyor; menşe'-i ahzan olan ihtiyarlık yerine geliyor ve gayet parlak ve nurânî hayat gidiyor; zâhiri karanlıklı, dehşetli ölüm, yerine gelmeğe hazırlanıyor... Ve o çok sevimli ve dâimî zannedilen ve gâfillerin mâşukası olan dünya, pek sür'atle zevâle kavuşuyor gördüm.
Kendi kendimi aldatmak ve yine başımı gaflete sokmak için, İstanbul’da haddimden çok fazla gördüğüm makam-ı ictimâînin ezvâkına baktım, hiçbir fâidesi olmadı. Bütün onların teveccühü, iltifatı, tesellîleri; yakınımda olan kabir kapısına kadar gelebilir; orada söner. Ve şöhret-perestlerin bir gaye-i hayâli olan şân ve şerefin süslü perdesi altında sakîl bir riyâ, soğuk bir hodfürûşluk, muvakkat bir sersemlik sûretinde gördüğümden, anladım ki; beni şimdiye kadar aldatan bu işler, hiçbir tesellî veremez ve onlarda hiçbir nur yok...
Yine tam uyanmak için, Kur'ânın semâvî dersini işitmek üzere, yine Bayezid Câmiindeki hâfızları dinlemeğe başladım. O vakit o semâvî dersten ﴾ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ آمَنُوا ﴿ ilâ âhir.. nev'inden kudsî fermânlarla müjdeler işittim. Kur'ân’dan aldığım feyiz ile hàriçten tesellî aramak değil, belki dehşet ve vahşet ve me'yûsiyet aldığım noktalar içinde; tesellîyi, ricâyı, nuru aradım. Cenâb-ı Hakk’a yüzbin şükür olsun ki: Aynı dert içinde, dermanı buldum. Aynı zulmet içinde, nuru buldum. Aynı dehşet içinde, tesellîyi buldum.
En evvel; herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım, Nur-u Kur'ân ile gördüm ki: Ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat mü'min için asıl sîmâsı nurânîdir, güzeldir gördüm. Ve çok risalelerde bu hakikati kat'î bir sûrette isbât etmişiz. “Sekizinci Söz” ve “Yirminci Mektûb” gibi çok risalelerde izâh ettiğimiz gibi: Ölüm, i'dâm değil, firâk değil, belki hayat-ı ebediyenin mukaddimesidir, mebde'idir ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır. Ve hâkezâ.. bunlar gibi hakikatler ile ölümün hakîki güzel sîmâsını gördüm. Korkarak değil, belki bir cihetle müştâkàne mevtin yüzüne baktım. Ehl-i tarîkatça râbıta-i mevtin bir sırrını anladım.
Sonra herkesi zevâliyle ağlatan ve herkesi kendine meftûn ve müştâk eden ve günah ve gaflet ile geçen ve geçmiş gençliğime baktım. O güzel süslü çarşafı (elbisesi) içinde, gayet çirkin, sarhoş, sersem bir yüz gördüm. Eğer mâhiyetini bilmeseydim, birkaç sene beni sarhoş edip güldürmesine bedel, yüz sene dünyada kalsam beni ağlattıracaktı. Nasıl ki öylelerden birisi ağlayarak demiş:
