Ey bedbaht, fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve “Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir” deme! Çünkü fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzat taleb edip girmemiş; belki içine düşmüş, çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temennî etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki –El-iyâzü Billâh!– irtidat ile vicdânı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın!
Ey divâne baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar; veyâhut düşünmüyorlar ki, fakr-ı hâle düşmüşler? Ve îkaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar?
Zannın yanlıştır, tahminin hatâdır. Belki hırs şiddetlenmiş, onun için fakr-u hâle düşüyorlar. Çünkü mü'minde hırs sebeb-i hasârettir ve sefâlettir. اَلْحَرِيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ durûb-u emsâl hükmüne geçmiştir.
Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbâb çoktur. Başta nefis ve hevâsı ve ihtiyaç ve havâsı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın sûrî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var. Hâlbuki bâkî olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye dâvet eden azdır. Eğer sende zerre mikdar bu bîçâre millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdâd etmek lâzım gelir. Yoksa, o az dâîleri susturup çoklara yardım etsen, şeytana arkadaş olursun.
Âyâ, zanneder misin bu milletin fakr-ı hâli dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tenbellikten neş'et ediyor? Bu zanda hatâ ediyorsun. Acaba, görmüyor musun ki, Çin ve Hinddeki Mecûsî ve Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler. Hem görmüyor musun ki, zarûrî kûttan ziyâde Müslümanların elinde bırakılmıyor? Ya Avrupa kâfir zâlimleri veya Asya münâfıkları, desîseleriyle ya çalar veya gasbediyor.
Sizin cebren böyle ehl-i îmânı mimsiz medeniyete sevk etmekteki maksadınız, eğer memlekette âsâyiş ve emniyet ve kolayca idare etmek ise, kat'iyyen biliniz ki, hatâ ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz. Çünkü, i'tikàdı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyiş te'mini, binler ehl-i salâhatin idaresinden daha müşküldür.
İşte bu esâslara binâen, Ehl-i İslâm dünyaya ve hırsa sevk etmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyât ve âsâyişler bununla te'min edilmez. Belki mesâîlerinin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin te'sisine ve teâvün düsturunun teshîline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet-i diniye ile olur.
