İkinci yol ki, Kur'ân-ı Hakîm hidayetiyle beşere hediye etmiştir, şöyledir: Görüyoruz ki, o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir Sultan-ı Âdilin müstakîm askerleri her tarafta bulunuyorlar, geziyorlar. Ara sıra o Sultanın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis ediyorlar. Silâhlarını, atlarını ve mîrî levâzımatlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar. O terhis olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve silâhların teslîm alınmasından zâhiren mahzûn oluyorlar; fakat hakikat noktasında, terhisle müferrah olup, Sultanın ziyaretine ve Pâdişahın pâyitahtına dönmesi ve Pâdişahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun oluyorlar.
Bazen terhis memurları acemî bir nefere rast geliyorlar. Nefer onları tanımıyor. “Silâhını teslîm et” diyorlar. Nefer diyor: “Ben Pâdişahın askeriyim. Onun hizmetindeyim. Sonra onun yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer onun izin ve rızâsıyla gelmişseniz, göz ve baş üstüne geldiniz. Emrini gösteriniz, yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, yine sizinle dövüşeceğim. Kendi nefsim için değil, çünkü nefsim benim değil, benim sultanımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, mâlikimin emânetidir. Emâneti muhâfaza ve sultanımın haysiyetini himâye ve izzetini vikàye için size baş eğmeyeceğim!”
İşte, o ikinci yoldaki medâr-ı sürûr ve saâdet olan binler ahvâlden bu hâl bir nümûnedir. Sâir ahvâli sen kıyâs et. Bütün o ikinci yolun seferinde, tevellüdât nâmında, sevinç ve şenlikle bir tahşidât ve sevkiyât-ı askeriye vardır ve vefiyât nâmında sürûr ve muzîka ile terhisât-ı askeriye görünüyorlar. İşte, Kur'ân-ı Hakîm beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi kim tam kabûl etse, böyle iki cihanın saâdetine giden bu ikinci yoldan gider. Ne geçmiş şeyden mahzûn ve ne de gelecek şeyden havf eder.
Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esâssız esâslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve bekàsını te'min etmektir” diyorsun. Ve Hàlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinâtta kemâl-i itâatle imtisal edilen düstur-u teâvünle, nebâtât hayvanatın imdâdına ve hayvanat insanların yardımına koşmasından tezâhür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidâl zannedip, “Hayat bir cidâldir” diye, ahmakàne hükmetmişsin.
Acaba, o düstur-u teâvünün cilvesinden olan, zerrât-ı taamiyenin kemâl-i şevk ile beden hücrelerinin gıdâlandırılması için koşmaları nasıl
