İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 100 / 456
100

Zât-ı Ehadiyeti mülâhaza edip, ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ demeye, küre-i arz vüs'atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binâen, cüz'iyâtta zâhir bir sûrette Sikke-i Ehadiyeti gösterdiği gibi, herbir nev'ide Sikke-i Ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehadi mülâhaza ettirmek için, hâtem-i Rahmâniyet içinde bir Sikke-i Ehadiyeti gösteriyor. Tâ, külfetsiz, herkes her mertebede ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ deyip, doğrudan doğruya Zât-ı Akdese hitâb ederek müteveccih olsun.

İşte, Kur'ân-ı Hakîm, bu sırr-ı azîmi ifâde içindir ki, kâinâtın dâire-i a'zamından, meselâ semâvât ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden, en küçük bir dâireden ve en dakîk bir cüz'îden bahseder; tâ ki zâhir bir sûrette hâtem-i Ehadiyeti göstersin. Meselâ, hilkat-i semâvât ve arzdan bahsi içinde, hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve sîmâsındaki dekàik-ı ni'met ve hikmetten bahis açar. Tâ ki fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, rûh Ma'bûd’unu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ,

﴿ وَمِنْ آيَاتِـه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ  ﴾

âyeti, mezkûr hakikati mu'cizâne bir sûrette gösteriyor.

Evet, hadsiz mahlûkatta ve nihâyetsiz bir kesrette Vahdet sikkeleri, mütedâhil dâireler gibi, en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envâ'ı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet, ne kadar olsa, yine kesret içinde bir vahdettir. Hakîki hitâbı tam te'min edemiyor. Onun için, Vahdet arkasında Ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır, tâ ki kesreti hâtıra getirmesin, doğrudan doğruya Zât-ı Akdese karşı kalbe yol açsın.

Hem, Sikke-i Ehadiyete nazarları çevirmek ve kalbleri celb etmek için, o Sikke-i Ehadiyet üstünde gayet câzibedâr bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet şirin bir halâvet ve gayet sevimli bir cemâl ve gayet kuvvetli bir hakikat olan rahmet sikkesini ve Rahîmiyet hâtemini koymuştur. Evet, o rahmetin kuvvetidir ki, zîşuûrun nazarlarını celb eder, kendine çeker ve Ehadiyet sikkesine îsâl eder. Ve Zât-ı Ehadiyeyi mülâhaza ettirir ve ondan, ﴾  اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينَ ﴿ deki hakîki hitâba mazhar eder.

İşte, Bismillâhirrahmânirrahîm, Fâtiha’nın fihristesi ve Kur'ân’ın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr-ı azîmin ünvânı ve tercümânı olmuş. Bu ünvânı eline alan, rahmetin tabakàtında gezebilir. Ve bu tercümânı konuşturan, esrâr-ı rahmeti öğrenir ve envâr-ı Rahîmiyeti ve şefkati görür.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.