telâş ettim. Çünkü, mes'ele şa'şaalandığı için, doğrudan doğruya avâm-ı nâs bana makam verip hàrika bir kerâmet sayabilirler diye, dedim: “Yâ Rabbi, bunu ıslah et veya cezasını ver. Fakat böyle kerâmetvâri bir sûrette olmasın.” Bu münâsebetle bir şeyi beyân edeceğim. Şöyle ki:
Bu defa mahkemeden bana teslîm olunan talebelerin mektûbları içinde, çok imzalar üstünde bulunan bir mektûb gördüm; belki Lâhikaya girmiş. Risale-i Nurun şâkirdlerinin maîşet cihetindeki bereketine ve bazıların tokatlarına dairdi. Burada, aynen Kastamonu’daki tokat yiyenler gibi şübhe kalmamış. Beş adam, aynen burada da tokat yediler (∗) [^5] .
[^5]:(∗) Evet; biz, gözümüzle gördük, hiç şübhemiz kalmadı. Buranın Talebeleri Nâmına Ceylan, İbrahim
Risale-i Nurun bir kâtibi dedi ki:
“Neden dostların kusurâtına tokat gelir. Hücum eden düşmanlara bu tarzda gelmiyor?”
Elcevab: Memur olmayan, veya hususî, şahsı itibariyle hıyânet eden, hususî tokat yer. Bu nev'i vukûât, pek çoktur; ve tam sadâkat edenlerde, maîşetindeki bereket ve kalbindeki rahat cihetinde ikramlara mazhar olanlar dahi pek çoktur. Eğer memur ise, kanun nâmına kanunsuz hıyânet eden, ilişen; o memlekete, o bîçâre ahâliye bir umumî tokada vesile olur. Ya zelzele, ya yağmursuzluk, ya hastalık, ya fırtına gibi umumî belâlara bir vesile olur. Kendisi, zâhiren hususî tokat yememiş gibi görünüyor.
Hem eğer, dinsizlik hesabına, îmânî hizmetimize ilişenler olsa اَلظُّلْمُ لاَ يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ kaidesince, küfür derecesine giren öylelerin zulümleri –büyük olduğu için– âhirete te'hir edilir, ekseriyetçe küçük zulümler gibi cezaları dünyaca tâcil edilmez.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî ∗∗∗
