► (067) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Size, mânidâr ve acîb ve Risale-i Nurun talebeleriyle ve Risale-i Nura ve Âyetü'l-Kübrâ’nın kerâmetiyle ve ehl-i dünyanın ilişmek niyetleriyle alâkadar karşımda eskiden belediye bulunan hükûmet dâirelerinden birisi, hiçbir şey kurtulmayarak, hiç görmediğimiz acîb bir parlamakla gecenin en soğuk bir vaktinde üç saat Cehennem gibi yandığı hâlde; tam bitişiğinde, Risale-i Nurun Çalışkanlarından bir talebesi, yine iki kardeşinin, masûm Ceylan’ın sermâyelerinin kısm-ı a'zamı bulunan büyük mağazaları, o yangın yeri ile iki küçük dükkân fâsıla ile o dehşetli yangın bütün şiddetiyle mağazaya doğru gelirken bîçâre Ceylan yanıma geldi, dedi: “Biz yanıyoruz, mahvolduk.”
Ben de iki gün evvel mağazalarında bulunan Âyetü'l-Kübrâ’nın bir kısım matbu' nüshalarını yanıma getirmek için söyledim, fakat getirmedi. Demek o ateşi söndürmek için orada kalmıştı.
Ben de Risale-i Nuru ve Âyetü'l-Kübrâ’yı şefâatçi yapıp: “Ya Rabbi kurtar” dedim. Üç saat o dehşetli yangın –hücumunda– bütün o büyük dâireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktırdı. Risale-i Nurun ve Âyetü'l-Kübrâ”nın hıfzında olan mağazaya kat'iyyen ilişmedi ve altındaki şâkirdin dükkânı da müstesnâ olarak sağlam kaldı. Yalnız ahâli camlarını kırdılar. Eğer ahâli ilişmeseydi, eşyalarını almasaydılar, hiçbir zarar olmayacaktı.
İşte, Isparta halıcıhânesinin yangını ile, Risale-i Nurun derslerine köşklerini tahsîs eden zâtların o dehşetli yangınla bitişik iki kardeşinin iki hânesinin kurtulması Risale-i Nurun bir kerâmeti olduğu gibi; Kastamonu’da aynen bu Emirdağı yangını gibi, orada, karşımdaki dehşetli bir yangının ittisalindeki Risale-i Nur şâkirdlerinden Hâfız Ahmed’in evi hàrika bir sûrette kurtulması ve hemşiresinin üçüncü kat yangın içinde hàrika bir tarzda, hem elmas ve altun mücevherâtını, hem canını Risale-i Nurun berekâtıyla kurtarması misillû; burada da, bu yangında, Risale-i Nurun çalışkan talebelerinden ve Çalışkan Hânedânından üç kardeşi olarak dört zâtın o dehşetli yangından kurtulması, Risale-i Nurun ve Âyetü'l-Kübrâ’nın bir kerâmeti olduğuna hem benim, hem onların, hem sâir kardeşlerimizin kat'î kanâatimiz geldi. Burada eksik olmayan az bir rüzgâr esseydi, o çarşı dükkânlarının ekserîsini yandırabilirdi. Hattâ Âyetü'l-Kübrâ mağazasından on-onbeş dükkân tâ uzakta eşyalarını çıkarıp kaçırdılar.
Bazı emârelerle, Sandıklı’da, hem Afyon, Kütahya ortasında, Risale-i Nura ve yeni mektûblarımı elde etmeleriyle bana karşı bir ilişmek emâreleri göründü. O iki hâdisede, İstanbul hâdiseleriyle tokat yediler.
