Pek çok alâkadar olduğum Kastamonu ve içindeki ehemmiyetli kardeşlerim, Isparta şâkirdleriyle vâsıta-i irtibat; Mustafa Osman, hakikaten az bir zamanda çok ehemmiyetli bir iş görmesinden, birinci saftaki hàslar içine girmeğe hak kazanmış. Demek ihlâsı tamdır ki, az bir zamanda çok zaman işini gördü. Cenâb-ı Hak, onun emsâlini o havâlide çoğaltsın ve selâmet versin, âmîn.
Umum kardeşlerime ve hemşirelerime birer birer selâm ve tebrik ve duâ ediyorum.
Said Nursî ∗∗∗
► (039) ◄
Gayet ehemmiyetli iki mes'eleyi; sizlere –zekâvetinize i'timâden– Risale-i Nurda müteferrikan parçaları bulunmalarına binâen, gayet muhtasar konuşacağım.
Birincisi: Risale-i Nurun hakîki ve hakikatli bir şâkirdi bulunan ve Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kâtibi, bu defa yazdığı mektûbda, haddimden bin derece ziyâde hüsn-ü zannına istinâden, bir hakikat soruyor. Risale-i Nurun şahs-ı manevîsinin gayet ehemmiyetli ve kudsî vazifesini; ve hilâfet-i nübüvvetin de gayet ulvî vazifelerinden bir vazifesini benim âdi şahsımda, Üstadı noktasından bir cilvesini gördüğünden, bana o hilâfet-i maneviyenin bir mazharı nazarıyla bakmak istiyor.
Evvelâ: Bâkî bir hakikat, fânî şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikate zulümdür. Her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye ma'rûz ve mübtelâ şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa, vazifeye ehemmiyetli zarardır.
Sâniyen: Risale-i Nurun tezâhürü, yalnız tercümânının fikriyle, veyâhut onun ihtiyac-ı manevî lisânıyla Kur'ândan gelmiş, yalnız o tercümânın isti'dâdına bakan feyizler değil; belki o tercümânın muhâtabları ve ders-i Kur'ânda arkadaşları olan hàlis ve metîn ve sâdık zâtların o feyizleri rûhen istemeleri ve kabûl ve tasdik ve tatbik etmeleri gibi çok cihetlerle o tercümânın isti'dâdından çok ziyâde o Nurların zuhûruna medâr oldukları gibi, Risale-i Nurun ve şâkirdlerinin şahs-ı manevîsinin hakikatini onlar teşkil ediyorlar. Tercümânının da içinde bir hissesi var. Eğer ihlâssızlıkla bozmazsa, bir tekaddüm şerefi bulunabilir.
Sâlisen: Bu zaman, cemâat zamanıdır. Ferdî şahısların dehâsı, ne kadar hàrika da olsalar, cemâatin şahs-ı manevîsinden gelen dehâsına karşı mağlûb düşebilir. Onun için, o mübârek kardeşimin yazdığı gibi, Âlem-i İslâmı bir cihette tenvir edecek ve kudsî bir dehânın nurları olan bir vazife-i îmâniye; bîçâre, zaîf, mağlûb, hadsiz düşmanları ve onu ihanetle,
