İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 108 / 267
108

Çok şahs-ı velî, nur ile hem etti kanâat,

Çok şahs-ı denî, nur ile hem buldu kerâmet.

Her hepsi de pervânesi, üftâdesi nurun,

Her hepsi muammâ, gücü yetmez bu şuûrun.

Fîllerle varıp Kâbeye, hem Ebrehe zâlim;

İsterdi ki, yapsın nice bin türlü mezâlim...

İsterdi ki; o beyt yıkılıp şöhreti sönsün,

Halk Kâbeyi terkederek, kiliseye dönsün.

İsterdi ki, çeksin doğacak nura bir sed,

Hem doğmadan ölsün diye “Mahbûb-u Müebbed.”

Günlerce gidip Kâbeye, hem yaklaşan ordu,

Birdenbire bir tehlike sezmiş gibi durdu...

Sür'atle gelip bir sürü kuş, semt-i bahirden,

Taş harbine başlar, pek acîb hepsi birden.

İndikçe havadan, o muammâ gibi taşlar,

Cansız yıkılıp yerlere yatmış nice başlar.

Şahıyla beraber kocaman ordu-yu mevlâ,

Olsun diye mahbûba nişan, eyledi mevtâ.

Hem kavm-i Kureyş, söndürelim derken o nuru,

Erkek ve kadın, cümlesinin kaçtı huzuru...

Müşrik ve muvahhid, iki fırka olup urban,

Yıllarca dökülmüş yine kan üstüne bir kan.

Şakk etti kamer, Fahr-i Beşer, ol Yüce Server,

Her yerde ve her ânda onun nuru muzaffer.

Kur'ândı kàli, nurdu yolu, ümmeti mutlu,

Ümmet olanın kalbi bütün nur ile doldu.

Çekmezdi keder, ol sözü cevher, özü kevser,

Ol Sûre-i Kevser, dedi a'dâsına “ebter!”

Ol Şems-i Ezelden kaçınan ol kuru başlar

Gayyâ-i Cehennemde bütün yakmış ateşler.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.