kendiyle meşgul eder, hakîki ve büyük vazifelerini onlara unutturur veya noksan bıraktırır, hem her hâlde bir tarafgirlik meylini verir, zâlimlerin zulümlerini hoş görür, şerîk olur” meâlinde orada denilmiştir.
Şimdi ben de derim ki: Merak yüzünden ve âfâkî hâdisâtın verdiği sarhoşâne gafletten zevk alan bîçâreler! “Eğer insanın fıtratındaki merak, insaniyet damarıyla sizin, farz ve lâzım vazifeniz zararına o hâdise, o geniş boğuşmalara sevkediyor. Bu da bir ihtiyac-ı manevîdir, fıtrîdir” derseniz, ben de derim:
Kat'iyyen biliniz ki; insanın, çok mu'cizâtlı hilkatine merak etmeyip, dikkat etmeyerek iki başlı veya üç ayaklı bir insan görse kemâl-i merakla temâşâsına daldığı gibi, aynen bu asırda nev'-i beşerin muvakkat ve fânî, tahribci geniş hâdiseleri ve zemin yüzünde yüzbin millet ve insan nev'i gibi çok hâdisât-ı acîbeye mazhar o milletlerden her baharda yalnız bir tek arı milletine ve üzüm tâifesine baksan, bu nev'-i beşerdeki hâdisâtın yüz defa daha mûcib-i merak ve rûhâni, manevî zevklere medâr hâdiseler var. Bu hakîki zevklere ehemmiyet vermeyip beşerin zararlı, şerli, ârızî hâdiselerine bu kadar merak ve zevk ile bağlanmak; dünyada ebedî kalmak ve o hâdiseler dâimî olmak ve herkese o hâdiseden bir menfaat veya zarar gelmek ve o hâdiseye sebebiyet verenlerin hakîki fâil ve mûcid olmak şartıyla olabilir. Hâlbuki, havanın fırtınaları gibi geçici hâllerdir. Sebebiyet verenlerin te'sirleri pek cüz'î... Ondaki zarar ve menfaati o vaziyet; şarktan, Bahr-i Muhîtten sana göndermez. Senden sana daha yakın ve senin kalbin onun tasarrufunda ve senin cismin onun tedbir ve icâdında olan bir Zât-ı Akdesin Rubûbiyetini ve hikmetini nazara almayıp, tâ dünyanın nihâyetinden zarar ve menfaati beklemek ne derece divânelik olduğu ta'rif edilmez!
Hem îmân ve hakikat noktasında, bu çeşit merakların büyük zararları var. Çünkü gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakîki vazife-i insaniyeti ve âhireti unutturacak olan en geniş dâire ise siyaset dâiresidir. Hususan böyle umumî ve mücâdele sûretindeki hâdiseler, kalbi de boğuyor. Güneş gibi bir îmân lâzım ki; herşeyde, her vaziyette, herbir harekette kader-i İlâhî ve kudret-i Rabbâniyenin izini, eserini görsün, tâ o zulm-ü zulmette kalb boğulmasın, îmân sönmesin; akıl, tabiat ve tesâdüfe saplanmasın.
Hattâ ehl-i hakikat, hakikat ve mârifetullâhı bulmak için, kesret dâirelerini unutmağa çalışıyorlar; tâ kalb dağılmasın ve lüzumlu ve kıymetli şeye sarfetmek lâzımgelen merakı; zevki, şevki, lüzumsuz fânî şeylerde telef olmasın. Hattâ bu ehemmiyetli sırdandır ki, din düsturlarının bir
