Hem, mâdem mahkemece isbât edilmiş ki; yirmi seneden beri siyasetle alâkamı kestiğim ve hiçbir emâre aksine zuhûr etmediği hâlde elbette benimle görüşenden tevehhüm etmek pek mânâsızdır (Hâşiye) [^2] .
[^2]:(Hâşiye) Garîb ve acâib bir hâdise: Bu ayda bir gün avluya indim, baktım. Gelen kar üstünde, Risale-i Nurun eczâlarında tevâfukâtına işâret eden boyalar; kırmızı, sarı mürekkebler misillû, o karın üstünde serpilmiş katreler ve noktalar var. Çok hayret ettim. Sâir yerlere baktım, avlumdan başka yerlerde yoktu. Endişe ettim, kalben dedim: Risale-i Nur umum memleketle, belki Kur'ân hesabına küre-i arzla o derece alâkadardır ki, onun başına gelen belâdan, musîbetten bulutlar dahi kan ağlıyorlar. Bir-iki adam çağırdım, onlar da hayret ettiler. Benim endişe ve telâşımı gören hâne sâhibinin biraderzâdesi Mehmed Efendi zannetti ki, ben karın çokluğundan yolu kapamasından telâş ediyorum. Ben yukarı çıktıktan sonra, yolu açmak için o karı iki tarafa atıp o işâretli mânidâr kırmızı, sarı hâdise-i cevviyeyi kapatmıştı. Ona dedim: Kapatmasaydın daha iyi idi. Aynı günde, Risale-i Nur aleyhinde üç hâdise zuhûr eyledi: Birincisi: Afyon Adliyesiyle buradaki zâbıta çavuşluğudur. Kitaplarımın iâdesine dair müracaatıma mukâbil, "Daha temyizden tasdik gelmediğinden karışmayız" diye o cihetten benim ümîdimi kırdı. İkincisi: Aynı günde, benim ahvâlimi tecessüs etmek için mahsûs bir polisi, Afyon'a gönderdiğini öğrendik. Üçüncüsü: Aynı günde, İstanbul'da bir münâfık "İhtiyar Risalesi"ni bahâne ederek aleyhimizde propaganda etmiş, adliyeye aksettirmiş. Bu gibi hâdiselerden müştâklar çekinmeye başladılar. Ben de لِكُلِّ مُصِيبَةٍ قَالُوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ dedim, حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ siperine girdim.
