Meselâ: Hâdisât-ı zamaniye bahânesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev'ine zemin ihzar etmek tarzında, bazı ruhsat-ı şer'iyeyi perde yapıp, eserler yazılmış. Risaleti'n-Nur, gerçi umuma teşmîl sûretiyle değil fakat her hâlde Hakikat-i İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esâs-ı velâyet ve esâs-ı takvâ ve esâs-ı azîmet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniye gibi ince fakat ehemmiyetli esâsları muhâfaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zarûretle, hâdisâtın fetvâlarıyla onlar terk edilmez. ∗∗∗
► (044) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Te'lifinden otuzdört sene sonra, “Münâzarât” nâmındaki esere baktım; gördüm ki, Eski Said’in o zamandaki inkılâbdan ve o muhîtten ve te'sirât-ı hariciyeden neş'et eden bir hâlet-i rûhiye ile yazdığı bu gibi eserlerinde hatîât var. O kusurât ve hatîâtımdan bütün kuvvetimle istiğfar ediyorum; ve o hatîâttan nedâmet ediyorum. Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden niyâzım odur ki, ehl-i îmânın me'yûsiyetlerini izâle niyetiyle ettiği hatîât hüsn-ü niyetine bağışlansın, affedilsin.
Eski Said’in bu gibi eserlerinde iki esâs-ı mühim hükmediyor. O iki esâsın hakikatleri vardır; fakat ehl-i velâyetin keşfiyâtı, te'vilâta ve rüyayı sâdıkanın te'vile muhtaç oldukları gibi; o hiss-i kable'l-vukû'un dahi, daha ince tâbirlere lüzumu varken, Eski Said’in o hiss-i kable'l-vukû' ile hissettiği o iki hakikatin te'vilsiz, tâbirsiz bir sûrette beyânı, kısmen kusurlu ve kısmen hilâf görünüyor.
Birinci Esâs: Ehl-i îmânın me'yûsiyetine karşı istikbâlde bir Nur var diye müjde verdiğidir. Bir hiss-i kable'l-vukû' ile Risale-i Nur’un istikbâlde, dehşetli bir zamanda çok ehl-i îmânın îmânlarını takviye edip kurtarmasını hissedip o adese ile hürriyet inkılâbındaki siyaset dâirelerine bakmış; tâbirsiz, te'vilsiz tatbika çalışmış; siyaset ve kuvvet ve kemiyet noktasında zannetmiş; doğru hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş.
İkinci Esâs: Eski Said, bazı dâhî siyâsî insanlar ve hàrika edîblerin hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdâdı hissedip ona karşı cebhe almışlardı. O hiss-i kable'l-vukû' tâbir ve te'vile muhtaç iken bilmeyerek resmî, zaîf ve ismî bir istibdâd görüp ona karşı hücum gösteriyorlardı. Hâlbuki onlara dehşet veren, çok zaman sonra gelecek olan istibdâdların zaîf bir gölgesini, asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyân etmişler. Maksad doğru, fakat hedef hatâ.
