Sizlere Risaleti'n-Nurun Hizb-i Ekberi’ni ve Kur'ânın Hizb-i A'zam’ını göndermek isterdim. Fakat Hizb-i A'zam çok uzun olduğundan daha yazdıramadım. Hizb-i Ekber ise, tercüme etmek istedim; şimdilik vazgeçtim. Sizin gibi kardeşlerin tercümeye muhtaç olmadığınızı düşünüp, yalnız Arabî sûretini göndereceğim, inşâallâh.
Sizlere evvelce Âyetü'l-Kübrâ’nın birinci makamının hülâsası nâmıyla gönderdiğim parça, o Hizb’in esâsıdır. İhtiyarsız, o esâsa küçük fıkralar ve bazı kayıdlar ilâve edildiği vakit, birden başka bir şekil aldı; inkişaf ve inbisat ederek Âyetü'l-Kübrâ’nın misâl-i musağğarı gibi şehâdet-i tevhidiyesi parladı; mânâları ziyâlandı, rûhuma, kalbime, fikrime büyük bir inşirah vermeye başladı. Ben de en yorgunluk ve usanç zamanımda onu mütefekkirâne okudum, büyük zevk ve şevk hissettim.
► (005) ◄ Bir suâle cevab olarak yazdığım bir fıkrayı, size de fâidesi olur ihtimaliyle beyân ediyorum
Bir suâle cevab olarak yazdığım bir fıkrayı, size de fâidesi olur ihtimaliyle beyân ediyorum:
Evliyâ dîvânlarını ve ulemânın kitaplarını çok mütâlaa eden bir kısım zâtlar taraflarından soruldu: “Risaleti'n-Nurun verdiği zevk ve şevk ve îmân ve iz'ân onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?”
Elcevab: Eski mübârek zâtların ekserî dîvânları ve ulemânın bir kısım risaleleri îmânın ve mârifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında îmânın esâsâtına ve köklerine hücum yoktu ve erkân-ı îmân sarsılmıyordu. Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli ve cemâatli bir sûrette taarruz var. O dîvânlar ve risalelerin çoğu hàs mü'minlere ve ferdlere hitâb ederler; bu zamanın dehşetli taarruzunu def'edemiyorlar.
Risaleti'n-Nur ise, Kur'ânın bir manevî mu'cizesi olarak îmânın esâsâtını kurtarıyor ve mevcûd îmândan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak bürhânlar ile îmânın isbâtına ve tahkîkine ve muhâfazasına ve şübehâttan kurtarmasına hizmet ettiğinden herkese bu zamanda ekmek gibi, ilâç gibi lüzumu var olduğunu, dikkatle bakanlar hükmediyorlar. O dîvânlar derler ki: “Velî ol, gör; makàmâta çık, bak; nurları, feyizleri al.”
Risaleti'n-Nur ise der: “Her kim olursan ol; bak, gör, yalnız gözünü aç, hakikati müşâhede et, saâdet-i ebediyenin anahtarı olan îmânını kurtar.”
Hem Risaleti'n-Nur, en evvel tercümânının nefsini iknâa çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs-i emmâresini tam iknâ eden ve vesvesesini tamamen izâle eden bir ders, gayet kuvvetli ve hàlistir ki, bu zamanda cemâat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı manevî-i dalâlet karşısında tek başıyla gâlibâne mukàbele eder.
