gördüm. O ihtardârâne kasdî sehiv, benim kusurkârâne sehvimi bildirdi. O çok müdakkik ve çok mübârekler hey'etine beni çok minnetdâr ve mesrûr eyledi.
Şöyle ki: ﴾ كَلِمَةً طَيِّبَةً ﴿ makamı, bin iki (1002) diye sehven yazılmıştı. (ط) sayılmamış; doğrusu, bin onbirdir (1011). Risaleti'n-Nurun makamına onüç farkla tevâfuk etmekle beraber, izafeten tavsife geçse رِسَالَةٌ نُورِيَّةٌ olur. Bir (ى) ve (هـ) ilâve olur ve şedde gider bir (ن) noksan olur. Fakat ﴾ طَيِّبَةً ﴿ deki tenvin, bir derece vakf olduğundan sayılmazsa, tam tamına bir tek fark ile medde sayılmazsa, farksız olarak tevâfuk eder.
Hem, mânâ cihetiyle iki âyet, iki cereyana işâretleri ve münâsebetleri ve tetâbukları çok kuvvetli bulunduğundan, nâkıs bir tevâfuk ve zaîf bir emâre dahi kâfîdir.
Hem böyle makamlarda, böyle büyük yekûnlarda bu gibi küçük farklar zarar vermez. Ben tahmin ederim bu sehiv, beşinci âyetin işâretindeki sehiv gibi ehemmiyetli bir kısım işârât-ı gaybiyenin anahtarı olacak ve bu muazzam âyet, otuzüçüncü âyet olmasına bir işâret idi. İnşâallâh istikbâlde bir kardeşimiz o hazineyi açacak... ∗∗∗
► (034) ◄
Bugünlerde, tefsirin ve Onuncu Söz’ün tevâfukâtına baktım. Kendi kendime dedim ki: Bu ziyâde tafsilât isrâftır, ehemmiyetli mes'eleler çoktur, vakit zâyi' olmasın.
Birden ihtar edildi ki: O tevâfuk altında çok ehemmiyetli bir mes'ele vardır. Hem mâdem tevâfukta bir inâyet-i hàssa ve iltifat-ı Rahmânî Risale-i Nura karşı tezâhür etmiş, o iltifata karşı hiss-i şükrân ve memnuniyet ve müteşekkirâne sevinç ne kadar ifratkârâne de olsa isrâf olamaz. Bu ihtar mücmelini iki cihetle izâh edeceğim.
Birincisi: Herşeyde – ne kadar cüz'î de olsa – bir kasd ve irâdenin cilvesi bulunmasıdır; tesâdüf, hakîki olarak olmamasıdır. Evet, kesretin en çok dağınık ve en ziyâde tesâdüfe verilen kelimâttaki hurûfâtın vaziyetleridir. Hususan kitabette, mâdem hiç münâsebeti olmayan ve ihtiyar-ı beşerî karışmayan hurûfâtın vaziyetlerinde bir tenâsüb, bir nizâm bulunuyor; elbette bir irâde-i gaybiye tahtında vaziyetler veriliyor.
Hiçbir şey dâire-i ilim ve kudretinden haric olmadığı gibi, dâire-i irâde ve meşîetinden dahi haric değildir ki, böyle cüz'î ve dağınık şeylerde dahi bir tenâsüb gözetiliyor ve tanzim ediliyor. Ve o tanzim içinde
