Şu Kerâmet-i Gavsiye Münâsebetiyle “Üç Nokta” Beyân Edilecek
ŞU KERÂMET-İ GAVSİYE MÜNÂSEBETİYLE
“ÜÇ NOKTA” BEYÂN EDİLECEK
Birinci Nokta: Hazret-i Gavs'ın kasidesinin başında bu beş satırdan evvel, acîb, pek garîb, çok belîğ, nâzdârâne tahdîs-i ni'met sûretinde bir da'vâ-yı iftiharkârâne ifâde eden iki sahifelik kasidesindeki hàrika da'vâsına delil olarak bir kerâmet-i bâhireyi âdeta mu'cizeye yakın bir hàrikayı göstermek lâzım geliyordu. İşte o akılları hayrette bırakan mertebeye lâyık olduğunu gösterir bir kerâmet izhâr etti ki, sekizyüz sene bir mesâfede Cenâb-ı Hakk’ın izniyle, i'lâmıyla zamanımızı tafsilâtıyla görür tarzında, bizim gibi âciz, zaîf talebelerine ders verip teşvik eder.
İşte Hazret-i Gavs’ın da'vâsına bu ihbar-ı gaybîsi en bâhir bürhân olduğu gibi, Risale-i Nurun eczâlarının hakkâniyet ve ulviyetine bir hüccet-i kàtıa hükmündedir. Evet, Hazret-i Şeyh, bu kasidesiyle Sözler’in hakkâniyetini imza ediyor.
İkinci Nokta: Ehl-i tarîkat ve hakikatçe müttefekun aleyh bir esâs var ki: Tarîk-ı Hakta sülûk eden bir insan, nefs-i emmâresinin enâniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki: Nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede tâ fenâfişşeyh hükmüne gelir. “Ben” dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur ve hâkezâ... tâ fenâfirresûl, fenâ fillâha kadar gider.
Meselâ: Nasıl ki, gayet fedâkâr ve sâdık bir hizmetkâr, bir yâver, efendisinin hissiyatıyla güyâ kendisi kendisinin efendisidir ve pâdişahıdır gibi konuşur, “Ben böyle istiyorum” der; yani “Benim seyyidim, üstadım, sultanım böyle istiyor.” Çünkü kendini unutmuş, yalnız onu düşünüyor, “Böyle emrediyor” der.
Öyle de, Gavs-ı Geylânî, o hàrika kasidesinin tazammun ettiği ezvâk-ı fevkalâde, Hazret-i Şeyhin, sırr-ı azîm-i Ehl-i Beyt’in irsiyetiyle Âl-i Beyt’in şahs-ı manevîsinin makamı noktasında ve Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın verasetiyle Hakikat-i Muhammediyesinde (A.S.M.) kendini gördüğü gibi, fenâ-yı mutlak ile Cenâb-ı Hakk’ın tecellî-i zâtîsine mazhariyet noktasında, kasidesinde o sözleri söylemiş. Onun gibi olmayan ve o makama yetişmeyen onu söyleyemez; söylese mes'ûldür.
Hazret-i Şeyh, veraset-i mutlaka noktasında, Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın kadem-i mübârekini omuzunda gördüğü için, kendi kademini evliyânın omuzuna o sırdan bırakıyor. Kasidesinde zâhir görünen,
