temeddüh ve iftihar değil, belki tahdîs-i ni'met ve àlî bir şükürdür. Yalnız bu kadar var ki, muhibbiyet makamı olan makam-ı niyâzdan mahbûbiyet makamı olan nâzdârlık makamına çıkmış. Yani tarîk-ı acz ve fakrdan, meşreb-i aşk ve istiğraka girmiş ve kendine olan niam-ı azîme-i İlâhiyeyi yâdedip, bihakkın müftehirâne şükretmiştir.
Üçüncü Nokta: Kerâmet, mu'cize gibi Cenâb-ı Hakk’ın fiilidir, hediyesidir, ihsânıdır ve ikramıdır; beşerin fiili değildir. O kerâmete mazhar olan zât ise, bazen biliyor, bazen bilmiyor –vukû'undan sonra bilir– Kerâmete mazhariyetini kable'l-vukû' bilen ve ikram-ı İlâhiye ihtiyarıyla tevfik-i hareket eden kısım, eğer enâniyetten bütün bütün tecerrüd etmiş ise ve Hazret-i Gavs gibi kudsiyet kesbetmiş ise, Cenâb-ı Hakk’ın izniyle, o kerâmetin her tarafını bilerek kendisi sâhib çıkar, bilir ve bildirir. Fakat bununla beraber, mâdem o kerâmet ikramdır; bütün tafsilâtıyla kerâmet sâhibine de meşhûd olmak lâzım değildir. Bu sırra binâen; Hazret-i Şeyh: İ'lâm-ı Rabbânî ve İzn-i İlâhî ile bu asrı görmüş ve Hizmet-i Kur'âniyenin etrafında bizleri müşâhede edip nazar-ı şefkatiyle bakmış. O beş satır, sırf bir kerâmet ve intak-ı bilhak ve bir ikram-ı İlâhî ve veraset-i Nebeviye itibariyle zuhûr ettiğinden, mu'cizevâri, kudret-i beşer fevkınde bir şekil almış. Sun'î, irâde-i şeyh ile olduğu değildir. Çünkü intaktır. Rûh-u kudsîsi hissetmiş, görmüş. İrâde ve ihtiyar yetişemiyor. Akıl ise rûhun harekâtını ihâta edemez. Lisân, ne kadar aklın dekàik-ı tasavvurâtının tercümesinde âciz ise, ihtiyar dahi rûhun dekàik-ı harekâtının derkinde o derece âcizdir.
Hazret-i Gavs, o derece yüksek bir mertebeye mâlik ve o derece hàrika bir kerâmete mazhardır ki, kâfirlerin bir kısmı demiş: “Biz İslâmiyeti kabûl edemiyoruz; fakat Abdülkadir-i Geylânî’yi de inkâr edemiyoruz.” Hem evliyâyı inkâr eden Vehhâbînin müfrit kısmı dahi Hazret-i Şeyhi inkâr edemiyorlar. Evliyâ, onun derece-i celâletine yetişmediği bütün ehl-i tarîkatça teslîm edilmiştir.
İşte böyle güneş gibi bir mu'cize-i Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), yüksek ve sönmez bir bârika-i İslâmiyet olan bir zât-ı nurânînin, gayb-âşinâ nazarıyla asrımızı görüp, böyle bir kerâmet izhârıyla tesellî verip teşci' etmek şe'nindendir. Acaba hiç mümkün müdür ki “Sultanü'l-Evliyâ” makamını ihrâz etmiş ve hamiyet-i İslâmiye ile zamanındaki pâdişahları titretmiş ve kuvve-i kudsiye ile mâzi ve müstakbeli hazır gibi İzn-i İlâhî ile görmüş ve memâtında dahi hayatındaki gibi dâimî tasarrufu bulunduğu tasdik edilmiş olan bir kahraman-ı velâyet, bu asrımıza ve bu asır içindeki kemâl-i acz ve za'f ile Kur'ânın hizmetinde çalışan ve insafsız düşmanların hücumuna ma'rûz ve tesellî ve te'mine muhtaç bîçâre,
