ciddi alâkadar oluyor. Benî Âdem bir tek tâife iken yüz binler tâifelere karışmasında kâinât zemin gibi onlara netice-i hilkat-i âlem noktasında bakıyor. Güyâ hilkat-i kâinât hükûmeti; o hükûmetin zâbıta memuru hükmünde fenn-i hikmeti, bir müstantık ve sorgucu olarak o misâfir kafileye gönderip ondan suâl edip soruyor ki:
“Ey Benî Âdem! Nereden geliyorsunuz ve nereye gideceksiniz? Ve ne yapacaksınız? Ve herşeye karışıyor ve bazen karıştırıyorsunuz. Sultanınız ve hatîbiniz ve reisiniz ve ileri geleniniz kimdir? Tâ bana cevab versin.”
O muhâvereler içinde birden kafile-i Benî Âdemden Muhammedü'l-Hâşimî (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), emsâlleri olan ulü'l-azm peygamberler gibi fenn-i hikmete karşı kalktı. Ve Kur'ânın lisânıyla dedi ki:
“Ey müstantık hikmet! Biz mevcûdât kafilesi, adem karanlıklarından Sultan-ı Ezelî’nin kudretiyle çıktık, ziyâ-yı vücûda girdik. Varlık nurunu bulduk. Herbir tâifemiz bir vazifeye girdik. Ve biz Benî Âdem tâifesi ise, bir emânet-i kübrâ rütbesi ve hilâfet-i zemin vazifesiyle sâir mevcûdât kardeşlerimizin içinde imtiyazlı ve memuriyet sıfatı ile bu meşher-i kâinâta gönderilmişiz. Her vakitte yola çıkmaya müheyyâ bir vaziyetteyiz ve haşir yolu ile saâdet-i ebediyenin kazanmasının tedâriki ile meşgulüz. Ve bizim re'sülmalımız olan isti'datlarımızın çekirdeklerini sünbüllendirmeye, îmân ve Kur'ânla inkişaf ettirmekle iştigâl ediyoruz. İşte o kafilenin reisi ve hatîbi benim. İşte elimdeki bu fermânı; manevî ve maddî hava, bir tek lisân gibi bütün kâinâta o fermânın her kelimesini bir ânda milyarlar yapıp işittiriyor. İşte o menşûr fermân, Ezel ve Ebed Sultanının kelâmıdır. Ve emirleri ve konuşmaları olduğuna delil-i kat'î, üstünde parlayan sikke-i şâhânesi ve tuğrâ-i sermediyesine bak, gör, git, söyle.”
Evet, en müşkül, en umumî ve bütün mevcûdâta sorulan bu üç-dört gayet acîb suâle tam doğru ve mükemmel cevab veren yalnız ve yalnız Kur'ân-ı Mu'cizü'l-beyândır ki; başında ﴾ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ ﴿ fermânıyla ilân edilmiş.
Mâdem baştan buraya kadar bir hakikati anladın. Elbette bu hakikatten anlaşılıyor ki, Kur'ânın anâsır-ı esâsiyesi o dört hakikattir. Yani; “tevhid”, “nübüvvet”, “haşir” ve “adâlet”tir. İşte bu dört hakikat nasıl ki mecmû-u Kur'ân’da dört rükündür. Öyle de, o dört makàsıd çok sûrelerin herbirisinde bulunuyorlar. Herbir sûre bir küçük Kur'ân olur. Belki çok cümlelerin içinde de o dört maksada telmihen işâretler var.
Belki bazen bir tek kelimede o dört esâsa remizler var. Çünkü Kur'ânın eczâları ve kelime ve âyetleri, mecmûuna karşı birer âyine hükmüne geçer,
