kalmış ni'metlerini duâ-yı fiilî olan telâhuk-u efkârdan ileri gelen taharriyât neticesinde ellerine ihsân eder. Buna karşı şükür etmek lâzım gelirken, bir küfran-ı ni'met nev'inden âdi, âciz bir insanın icâdı, hüneri nazarıyla bakıp; sonra o küllî bir şuûr ve ilim ve irâde ve rahmet ve ihsânın neticesi olan o hàrikaları unutturup, yalnız ince bir perdesini gösterip; şuûrsuz tesâdüfe, tabiata ve câmid maddelere havâle edip, ahsen-i takvîmde olan insaniyetin mâhiyetine zıd bir cehl-i mutlak kapısını açmaktır. Öyle ise: وَفِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ düsturuyla, mahlûkata mânâyı harfiyle bakmak elzemdir ki insan, insan olsun.
﴿ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾ ∗∗∗
► (086) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ
Azîz, Sıddık, Kardeşlerim!
Evvelâ bugünlerde Sûre-i Ankebûtta,
﴿ مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ ﴾
âyetini okurken birden şiddetli bir vehim geldi ki: “En zaîf hâne örümceğin hânesidir. Allah’a şerîk yapanlar farazâ bilseler, yani îmâna gelmeyen Kureyş rüesâları eğer bilseler...” mânâsında olan bu âyetin belâğatına münâsib bir vaziyet görülmedi.
Birden aynı zamanda Zülfikàr Mu'cizât-ı Ahmediye’yi tashih için açtım. Birden şu satırlar nazarıma ilişti:
“Birinci Hâdise: Manevî tevâtür derecesinde bir şöhret ile Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekir-i Sıddık ile küffarın tazyîkinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gâr-ı Hirâ’nın kapısında iki nöbetçi gibi iki güvercinin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedâr gibi hàrika bir tarzda kalın bir ağ ile mağara kapısını örtmesidir.
