İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 104 / 218
104

Birisi: Manevî nurun –ilim sûretinde– beşerin kafasında cilvesinin bir cüz'îsi tırnak kadar kuvve-i hâfızaya mâlik bir adamın kafasında, doksan kitabın kelimâtı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hâfızasının sahifesinin yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrîk eden ve ona hoş gelen mânâları ve kelimeleri ve sûretleri ve savtları o tırnak kadar kuvve-i hâfızanın sahifesinde istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütübhâne kadar bütün mahfûzâtının aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcûd ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor.

İşte bu tırnak kadar kuvve-i hâfızanın, bahr-i ummân gibi bir vüs'ati ve güneş gibi bir ihâtalı nuru ve bir ziyâ-i manevîsi ve zemin yüzü kadar geniş sahifeleri olmazsa bu hâl olamaz. Bu ise yüzbinler derece muhâl muhâl içinde ve imkânsız olduğundan; elbette ve elbette bu küçücük tırnak kadar hâfıza, levh-i mahfûz, bir sahife-i kader ve kudreti olan Alîm-i Mutlakın, ilim ve hikmet ve kudreti ile, o levh-i mahfûzun bir nümûnesini beşerin kafasında halk eylemesine kudsî bir şehâdet eder.

İkinci Cüz'î ve Küçücük Bir Nümûnesi: Elektriktir. Bir adam, elektrik lambasının acîb vaziyetini tedkik etmiş. Bakıyor ki, yüzer düğmelerdeki ve merkezlerdeki ve demir ve ip tellerdeki zerreler ve maddeler câmid, şuûrsuz, hareketsiz oldukları hâlde.. yalnız gayet cüz'î bir temâs neticesinde, on kilometre yeri dolduran karanlık derhâl gider; ve yerini, yarım sâniyede dolduran bir nur vücûda gelir. Bu gözle görünen karanlığın birden kaybolması ve yine gözle görünen o zulmet kadar nurun vücûda gelmesi elbette bir hayâl değil.

Ya o temâs eden câmid, şuûrsuz zerreler, hadsiz bir kuvveti ve bir nuru kendilerinde taşımakla beraber; birden yüz kilometre yerlere elini uzatıp, karanlığı süpürüp, temizleyip nurları dolduracak. Bu ise bütün şeytanlar ve dinsizler, maddiyûnlar toplansalar; bunu bir sofestâiye de kabûl ettiremezler (Hâşiye) [^3] .

[^3]:(Hâşiye) Yalnız aldatmak için bazı derin ve ehemmiyetli hakikatlere bir isim takıp güyâ o hakikat anlaşılmış gibi âdileştiriyorlar. Meselâ: "Bu elektrik kuvveti imiş" deyip, o ince ve derin hakikati ehemmiyetsiz yapıp âdi gösteriyorlar. Hâlbuki, kudretin o mu'cizesinin hikmetleri iki sahife ile ancak ifâde edildiği hâlde; bir tek isim takmakla, o hakikati ve o küllî hikmeti gizleyip, gayet küçük ve basit bir perdesini yerine ikame ederek; o mu'cizeli eseri, kör kuvvete ve serseri tesâdüfe ve mevhûm tabiata isnâd edip, Ebû Cehil'den daha echel bir dereceye düşüyorlar. İşte, İrâde-i İlâhiyenin nâmuslarının ünvânları olan Âdetullâh kanunlarının birisine beşer, aczinden mâhiyetini bilemediği o kanunun mâhiyetine elektrik nâmını verip, tenvirdeki hàrika mu'cize-i kudreti âdileştirmekle ve ma'lûm bir şey imiş gibi "elektrik kuvveti" diye bir isim takmakla, bunun gibi çok hàrikulâde mu'cizât-ı Kudret-i İlâhiyeyi câhilâne âdileştiriyorlar.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.