Diğer bir rüyada Keçeci Mustafa Efendinin hafîdi Bekir yine hâdise-i elîmeden bir-iki gün sonra görüyor ki: Güneş kıble tarafından çıkıyor. Şuââtı içinde güneş yüzünde Risale-i Nur nâşirinin sûreti temessül edip, aynen güneşin kursunda görünüyor.
Hem mütedeyyin bir kadın, yine hâdiseden sonra görüyor ki: Semâvâttan mübârek kağıtlar yağıyor. Soruyorlar: “Bu nedir?” Rüyada demişler: “Risale-i Nurun sahifeleridir.” Yani, tâbirce Risale-i Nur, Kur'ânın tefsiri olduğu cihetle, vahy-i semâvî olan Kur'ânın semâvî ve ilhâmî bir tefsiridir. Hem yağmur gibi, insanlara kesretli bir rahmettir.
Hâdisenin vukû'undan evvel, Risale-i Nur şâkirdlerinin herbiri bir cesedin a'zâları gibi, bir cihette o cesede gelen müessir bir ârızayı bütün a'zânın hissetmesi nev'inden, bu hâdiseyi Risale-i Nurun dört şâkirdi, vukû'undan bir-iki gün evvel şöyle gördüler: Üçü, yani Mehmed Zühtü, Halîl Ruhi, Mehmed Niyâzi, Risale-i Nur nâşirlerinin Üstad’ını vefât etmiş görüyorlar ki, vefât ise tâbirce Risale-i Nurun ta'tilini haber veriyor.
Dördüncüsü: Fâzıl Bey görüyor ki: –Hâdiseden bir gün evvel– Rafta kitapları karıştırır, bazı kitapları düşürür. Üstad bana hiddet ediyor, ben de diyorum: “Re'fet düşürdü.” Birden hâneye polisler doluyorlar, herşeyi alıyorlar.
Hem bundan yedi buçuk ay evvel Risale-i Nur nâşirlerine gelen elîm polishâneye çağırma mes'elesinde Risale-i Nurun şâkirdlerinin dört tanesi (aynı hâdiseyi bir-ikisi, yani Rüşdü ile Lütfü aynen görüyorlar, ikisi de az bir tâbirle) aynı hâdiseyi görmeleri ve bu defaki hâdiseyi, yine dört tane şâkirdler aynen görmesi gösteriyor ki, Risale-i Nur şâkirdleri, bir cesedin a'zâları gibidirler ki, Risale-i Nura gelen hâdiseyi, bir cesedin a'zâları gibi hissediyorlar.
Hem Risale-i Nur şâkirdlerinden Bekir’e o musîbet gününden bir gün evvel biri demiş: “Üstad’ın seni çağırıyor!” Bir hiss-i kable'l-vukû' ile ikinci gün Üstad’ının başına gelen ve Rahmet-i İlâhiye ile hafif geçen müdhiş musîbeti, düşmanların plânları derecesinde büyük, ağır hissetmiş tarzında, ağlayarak gayet korkaklık ve halecân ile koşup geldi. O halecân ve ağlamasına hiç sebeb-i zâhirî yokken, yine heyecanını, ağlamasını teskin edemiyordu. Demek Risale-i Nura gelen musîbet, şâkirdlerini kerâmetkârâne îkaz ediyordu.
Hem musîbetin aynı gününde Üstadımız gezmekten dönerken –Husrev ve Mehmed’in ihbarıyla– birdenbire sebebsiz ehl-i dünyaya karşı şiddete başlamış. Yirmibeş sene evvel Dîvân-ı Harb-i Örfî’de kendi i'dâm kararını beklerken, sebebsiz, kalbsiz, rütbeli iki adam, mahpus olduğu koğuşa tahkîr için geldikleri zaman gayet acîb bir sûrette söylediği o hâle mahsûs meşhûr bir şetmi üç defa zâlim ve garazkâr ehl-i dünyaya karşı sarfediyor. “Benden ne istiyorsunuz!” diye bağırarak tekrar ediyor. Sonra susuyor.
