İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 221 / 231
221

zerrât-ı vücûdiyemden tâ hàvâs-ı zâhiriyeme kadar tâife tâife vazife-i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemâat gördüm. Bu dâirede, kalbimdeki Latîfe-i Rabbâniyem, ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ﴿ o cemâat nâmına diyor. Nasıl, evvelki iki cemâatte de lisânım o iki cemâat-i uzmâyı niyet ederek demişti.

Elhâsıl: ﴾ نَعْبُدُ ﴿ “nun”u, şu üç cemâate işâret ediyor. İşte bu hâlette iken, birden Kur'ân-ı Hakîmin tercümânı ve mübelliği olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın –Medine-i Münevvere denilen manevî minberinde– şahsiyet-i maneviyesi, haşmetiyle temessül ederek, ﴾ يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّـكُمْ ﴿ hitâbını, ma'nen herkes gibi ben de işitip, o üç cemâatte herkes benim ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ ﴿ ile mukàbele ediyor tahayyül ettim اِذَا ثَبَتَ الشَّيْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِهِ kaidesince, şöyle bir hakikat fikre göründü ki:

Mâdem bütün âlemlerin Rabbi, insanları muhâtab ittihàz edip umum mevcûdâtla konuşur ve şu Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hitâb-ı izzeti nev'-i beşere, belki umum zîrûha ve zîşuûra tebliğ ediyor, elbette bütün mâzi ve müstakbel, zaman-ı hazır hükmüne geçti. Bütün nev'-i beşer, bir mecliste, safları muhtelif bir cemâat şeklinde olarak o hitâb, o sûretle onlara ediliyor. O vakit herbir Âyât-ı Kur'âniye; gayet haşmetli ve vüs'atli bir makamdan, gayet kesretli ve muhtelif ve ehemmiyetli muhâtabından, nihâyetsiz azamet ve celâl sâhibi Mütekellim-i Ezelîden ve makam-ı mahbûbiyet-i uzmâ sâhibi Tercümân-ı Àlîşânından aldığı bir kuvvet-i ulviyet, cezâlet ve belâğat içinde.. parlak, hem pek parlak bir nur-u i'câzı içinde gördüm. O vakit, değil umum Kur'ân; ya bir sûre veyâhut bir âyet, belki herbir kelimesi birer mu'cize hükmüne geçti; اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْاِيمَانِ وَالْقُرْآنِ dedim. O ayn-ı hakikat olan hayâlden ﴾ نَعْبُدُ ﴿ “nun”una girdiğim gibi çıktım ve anladım ki: Kur'ân’ın değil âyetleri, kelimeleri.. belki “nun-u ﴾ نَعْبُدُ ﴿ ” gibi bazı harfleri dahi, mühim hakikatlerin nurlu anahtarlarıdır.

Kalb ve hayâl, o “nun-u ﴾ نَعْبُدُ ﴿ ” den çıktıktan sonra akıl karşılarına çıktı, dedi:

“Ben de hisse isterim, sizin gibi uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir, aynı ﴾ نَعْبُدُ ﴿ ve ﴾ نَسْتَعِينُ ﴿ de, Ma'bûd ve Müsteân olan Hàlıka giden yolu göstermek lâzımdır ki, sizinle gelebileyim.”

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.