Amma مَا كَانَ مَغْرِبًا kaydı, tarih-i arabî olarak bin üçyüz ellibir, meşhûr Rûmî tarihiyle iki sene fark var. İşte –Hazret-i Gavs’ın dediği gibi– bu fakir tarih-i arabî ile bin üçyüz ellibirde, Şeâir-i İslâm içinde mühim tahavvülât zamanında bütün kuvvetimle şeâirin muhâfazasına hizmetle mükellef olduğum hâlde, o manevî herc ü mercdeki fırtınalar bizi sarsmadı.
Hem مَغْرِبًا kelimesi, âhirdeki tenvin ile beraber bin ikiyüz doksaniki eder ki bu fakirin dünyaya gelmesinden bir sene evvel; veyâhut rahm-ı mâderdeki tarihe işâretle beraber كَانَ مَغْرِبًا bin üçyüz ondört eder. Bin üçyüz ondört senelerinde mevzû-i bahs olan mürîdi, mühim vartadan kurtulmasına Gavs (R.A.) işâret ediyor, onun imdâdına yetiştim diyor.
Hayatta olan eski talebelerim biliyorlar ki, bin üçyüz ondört, bin üçyüz onbeş-onaltı senelerinde, Van kalesi ki, iki minâre yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir, eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. Ayağımdan kunduralar kaydı, iki ayağım birden kaydı. Tehlike yüzde yüz... Başkaca nokta-i istinâd kalmadığı hâlde, büyük bir istinâda basmış gibi üç metrelik bir kavisle o mağaranın kapısına atılmıştım. Hem ben, hem beraberimdeki orada hazır arkadaşlarım, ecel gelmediği için sırf bir hıfz-ı İlâhî, hàrika bir imdâd-ı gaybî telâkki ettik.
İşte Hazret-i Gavs, mâdem bu kasidesinde sergüzeşt-i hayatımın mühim noktalarına işâret ediyor; elbette bu acîb ve en tehlikeli bir sergüzeşt-i hayatıma şu cümlesiyle işâret ediyor denilebilir.
Elhâsıl: Hazret-i Gavs’ın mezkûr kelimâtları, bu fakirin tarih-i hayatımda geçen en mühim noktaları mânâsıyla ifâde ettikleri gibi; hesab-ı ebced makamıyla mühim noktaların tarih-i vukû'larına tevâfukları, elbette tesâdüfî ve tesâdüf işi olamaz. Sâir işârâtın kuvvet-i katiyyeti, tesâdüfü muhâl derecesine getirmiştir. Mâdem bu beş satır kasidesi bir kerâmettir; kerâmet ise mu'cize gibi Cenâb-ı Hak tarafındandır, intak-ı bilhak nev'indendir, daha beyân etmediğimiz çok esrârı hâvîdir ihtiyar-ı beşer yetişemez....
Said Nursî ∗∗∗
