de pek hàrika bir dehâ zannı ve hattâ bazılarında da kuvvetli bir sihir tevehhümüyle haddimden bin derece ziyâde bir tevehhüm hâsıl olmuş. Ve bu mânâya dair çok yerlerde “Bunun hakikati nedir?” diye maddî ve manevî izâhı benden istenilmişti. Ben de bu geceki şiddetli ihtar için çok mukaddemâtlı bir hakikati beyân etmeğe mecbur oldum.
Birinci Mukaddime: Nasıl ki bir çam ağacının buğday tanesi kadar bir çekirdeği, koca çam ağacına bir mebde' oluyor. Kudret-i İlâhî o acîb ağacı o çekirdekten halkediyor. Milyondan ancak bir hisse o çekirdekte bulunurken, o çekirdek Kader kalemiyle yazılan manevî bir fihriste olmuş. Yoksa bir köy kadar fabrikalar lâzımdır ki o acîb ağaç, dal ve budaklarıyla teşkil edilsin. İşte azamet ve kudret-i İlâhînin bir delili de budur ki, bir zerreden dağ gibi şeyleri halkeder.
İşte aynen bunun gibi, hiçbir mahviyet ve tevâzu' niyetiyle olmayarak, bütün kanâatimle ilân ediyorum ki: Benim hizmetim ve sergüzeşte-i hayatım, bir nev'i çekirdek hükmüne geçmiş. İnâyet-i İlâhiye ile bu zamanda ehemmiyetli bir hizmet-i îmâniyeye mebde' olmak için Kur'ândan gelen ve meyvedâr bir şecere-i àliye olan Nur Risalelerini ihsân etmiş. Ben bunu kasemle te'min ediyorum ki bütün hayatımda geçen o hàrikalardan dolayı ben kendimde kat'iyyen bir kàbiliyet ve bir meziyet ve o fevkalâdeliğe bir liyâkat görmüyordum. Hayret hayret içinde kalıyordum. Değil fevkalâde bir dehâ, veyâhut fevkalâde bir velâyet, belki kendi kendimi idare edecek ve hayat-ı ictimâiye ile münâsebetdâr olacak bir kàbiliyet görmüyordum. Gerçi zâhiren hodfürûşluk gibi bazı hâlât hayatımda görünmüştü. O da ihtiyarım haricinde halkların hüsn-ü zannını tekzîb etmemek için bir nev'i hodfürûşluk gibi oluyordu. Fakat halkların hüsn-ü zannı gibi, hakikatte olmadığını ve dünyaya yaramadığımı, böyle bin derece haddimden fazla bir teveccühe mazhar olduğumu bütün bütün hilâf-ı hakikat telâkki ediyordum. Fakat Cenâb-ı Hakk’a yüzbin şükür olsun ki yetmiş-seksen senelik hayatımın sonlarında onun hikmetini ihsân-ı İlâhi ile bir derece bildik ve kısaca bir kısmına işâret edeceğim. Ve çok nümûnelerinden bir kısım nümûnelerini beyân ediyorum:
Birinci Nümûne: Medrese usûlünce hiç olmazsa onbeş sene tahsil-i ilim lâzım geliyor ki hakàik-ı diniye ve ulûm-u İslâmiye tam elde edilsin. O zamanda Said’de; değil hàrika bir zekâ veya bir manevî kuvvet, belki bütün isti'dâd ve kàbiliyetinin haricinde bir acîb tarz ile bir-iki sene Sarf ve Nahiv mebâdîsini gördükten sonra, üç ayda acîb bir tarzda kırk-elli kitabı güyâ okumuş ve icâzet almış gibi bir hâlet göründü.
Bu hâl altmış sene sonra doğrudan doğruya gösterdi ki; o vaziyet ulûm-u îmâniyeyi üç-dört ayda, kısa bir zamanda ellere verebilecek bir tefsir-i Kur'ânî çıkacak ve o bîçâre Said de onun hizmetinde bulunacak
