sebebinden bir sebeb olduğundan, birinci olarak onu beyân etmek gerektir. Bu Âyetü'n-Nur:
﴿ اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّـهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لاَ شَرْقِيَّةٍ وَلاَ غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ ﴾
Şu âyet-i Nuriyenin mânâca çok tabakàtı ve vücûh-u kesîresi vardır. Ve o tabakalardan ve vecihlerden işârî ve remzî bir vechi mânâca ve cifirce nurlu bir tefsiri olan Risalei'n-Nur ve Risaletü'n-Nura dört-beş cümlesiyle on cihetten bakıyor. Ve o tabakalardan ve o vecihlerden bir tabaka ve bir perde dahi mu'cizâne elektrikten haber veriyor.
Risale-i Nura bakan Birinci cümlesi:
﴾ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ ﴿ dur. Yani: Nur-u İlâhî’nin veya Nur-u Kur'ânî’nin veya Nur-u Muhammedî’nin (A.S.M.) misâli şu ﴾ مِشْكَوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ ﴿ dur. Makam-ı cifrîsi dokuz yüz doksansekiz olarak aynen Risaletü'n-Nur –şeddeli nun, iki nun sayılmak cihetiyle– tam tamına tevâfukla ona işâret eder.
İkinci Cümlesi: ﴾ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّـهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ ﴿ dur. Yirmisekizinci Lem'ada tafsîlen beyân edildiği gibi, İmâm-ı Ali (R.A.) Kaside-i Celcelûtiye’sinde sarâhat derecesinde Risalei'n-Nura bakarak ve ona işâret ederek demiş: اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا Ben tahmin ediyorum ki, İmâm-ı Ali’nin (R.A.) bu işâreti, bu cümle-i Nuriyenin remzinden mülhemdir. Bu cümle-i âyetin makamı, beşyüz kırkaltı edip, Risale-i Nurun adedi olan beşyüz kırksekize gayet cüz'î ve sırlı iki fark ile tevâfuk noktasından işâret ettiği gibi remzî bir mânâsıyla tam bakıyor.
Üçüncü Cümlesi: ﴾ مِنْ شَجَرَةٍ ﴿ dir. Eğer ﴾ مِنْ شَجَرَةٍ ﴿ deki ت vakıflarda gibi هـ sayılsa beşyüz doksan sekiz ederek tam tamına Resâili'n-Nur ve Risalei'n-Nur adedi olan beşyüz doksansekize tevâfukla beraber مِنْ فُرْقَانٍ حَكِيمٍ in adedine yine sırlı bir tek farkla tevâfuk-u remzî ile,
