olduğuna kuvvetli bir karîne buldum. İkinci âyet olan Sûre-i Nisâ’nın âyeti, Birinci Şuâ olan “İşârât-ı Kur'âniye”de Üstadım işâretini beyân etmiş. Birinci âyet olan Sûre-i Mâide’nin onbeşinci âyeti hem bunun işâretini te'yid ediyor, hem de ﴾ اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ ﴿ âyetinin işâretini tasdik ediyor.
Evet, bu asırda mânâ-yı işârî tabakasından tam şu âyetin kudsî mefhûmuna bir ferd Risale-i Nur olduğuna kim insaf ile baksa, tasdik edecek; Risale-i Nur bir ferdi olduğuna manevî münâsebet kavîdir.
Mâdem bu âyetin makam-ı cifrîsi bin üçyüz altmışaltıdır, eğer meddeler, okunmayan hemzeler sayılmazsa altmışikidir..
Ve mâdem Risale-i Nur, Kur'ân-ı Mübîn nurunu ve hidayetini neşreden bir kitab-ı mübîndir.
Ve mâdem zâhiren ondan daha ileri o vazifeyi ağır şerâit altında yapanları görmüyoruz
Ve mâdem âyetler sâir kelâmlar gibi cüz'î bir mânâya münhasır olamaz.
Ve mâdem delâlet-i zımnî ve işârî ile kaideten mefhûm-u kelâmda dâhil oluyor.
Ve mâdem Necmeddin-i Kübrâ ve Muhyiddin-i Arabî gibi çok ehl-i velâyet, mânâ-yı zâhirîden başka, bâtınî ve işârî mânâlar ile ekser âyâtı tefsir etmişler, hattâ tefsirlerinde Mûsa (A.S.) ve Fir'avundan murad, kalb ve nefistir dedikleri hâlde, ümmet onlara ilişmemiş, büyük ulemâdan çokları onları tasdik etmişler..
Elbette âyetin delâlet-i zımnî ile Risale-i Nura kuvvetli karînelerle işâreti kat'îdir, şübhe edilmemek gerektir.
Tahlil: ﴾ قَدْ جَاءَكُمْ ﴿ yüz altmışdokuz, ﴾ مِنَ اللّٰهِ ﴿ yüz elliyedi, ﴾ نُورٌ ﴿ tenvin ile beraber üçyüz altı ﴾ وَكِتَابٌ مُبِينٌ ﴿ altıyüz otuzbir, ﴾ يَهْدِى بِهِ اللّٰهُ ﴿ yüz üç; yekûnu bin üçyüz altmışaltı.
Eğer meddeler, okunmayan hemzeler sayılmazsa, bu seneki muharrem tarihine, yani bin üçyüz altmışikiye tamam tevâfuk eder.
Eğer ﴾ مُبِينٌ ﴿ deki tenvinde vakfedilse bin üçyüz onaltıdır ki, hem Risale-i Nurun mukaddemâtına, hem tenvin ile tekemmülüne ve Birinci Şuâ’da beyân edildiği gibi çok âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri aynı meşhûr tarihe tevâfuk eder. ∗∗∗
