Sonra o âlem-i hayvanat içinde etfâl ve yavruların za'f ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları hazîn ve herkesi rikkate getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Birden Rahîm ismi Şefkat burcunda tulû' etti. O kadar güzel ve şirin bir sûrette o âlemi ışıklandırdı ki, şekvâ ve rikkat ve hüzünden gelen yaş damlalarımı ferâh ve sürûr ve şükrün lezzetinden gelen damlalara çevirdi.
Sonra sinema perdesi gibi bir perde daha açıldı. Âlem-i insanî bana göründü. O âlemi o kadar zulümâtlı, o kadar karanlıklı, dehşetli gördüm ki; dehşetimden feryâd ettim, “Eyvâh!” dedim. Çünkü, gördüm ki: İnsanlardaki ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinâtı ihâta eden tasavvurât ve efkârları ve ebedî bekà ve saâdet-i ebediyeyi ve Cenneti gayet ciddi isteyen himmetleri ve isti'datları ve hadsiz makàsıda ve metâlibe müteveccih fakr u ihtiyaçları ve za'f ve aczleriyle beraber, hücuma ma'rûz kaldıkları hadsiz musîbet ve a'dâlarıyla beraber gayet kısa bir ömür, gayet dağdağalı bir hayat, gayet perîşan bir maîşet içinde kalbe en elîm ve en müdhiş hâlât olan mütemâdi zevâl ve firâk belâsı içinde –ehl-i gaflet için– zulümât-ı ebedî kapısı sûretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar... Birer birer ve tâife tâife o zulümât kuyusuna atılıyorlar!.. İşte, bu âlemi bu zulümât içinde gördüğüm ânda, kalb ve rûh ve aklım ile bütün letâif-i insaniyem, belki bütün zerrât-ı vücûdum feryâd ile ağlamağa hazır iken, birden Cenâb-ı Hakk’ın Âdil ismi Hakîm burcunda, Rahmân ismi Kerîm burcunda, Rahîm ismi Gafûr burcunda, yani mânâsında, Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda tulû' ettiler. O âlem-i insanî içindeki çok âlemleri tenvir ettiler, ışıklandırdılar ve nurânî âhiret âleminden pencereler açıp, o karanlıklı insan dünyasına da nurlar serptiler.
Sonra bir muazzam perde daha açıldı. Âlem-i arz göründü. Felsefenin karanlıklı kavânîn-i ilmiyeleri, hayâle dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha sür'atli bir hareketle yirmi beş bin sene mesâfeyi bir senede devreden ve her vakit dağılmaya ve parçalanmaya müstaîd ve içi zelzeleli, ihtiyar ve çok yaşlı küre-i arz içinde, âlemin hadsiz fezâsında seyahat eden bîçâre nev'i insan vaziyeti, bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı... Birden Hàlık-ı Arz ve Semâvât’ın Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ve مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ isimleri rahmet, azamet, rubûbiyet burcunda tulû' etti. O âlemi öyle nurlandırdılar ki; o hâlette bana küre-i arz gayet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli bir seyahat gemisi; tenezzüh ve keyf ve ticâret için müheyyâ edilmiş bir şekilde gördüm.
