tevehhüm ediliyor. Bir hatâ, binler hatâ hükmüne geçiriliyor. İttifak ve ittihâdın temel taşı olan kardeşlik ve vatandaşlık, muhabbet ve uhuvveti zîr ü zeber ediyor. Evet birbirine karşı gelen muannid ve muârız kuvvetler, kuvvetsiz oluyorlar. Bu kuvvetsizlikle zaîflendiği için millete ve memlekete ve vatana âdilâne hizmete muvaffak olunamadığından maddî ve manevî bir nev'i rüşvet vermeğe mecbur oluyorlar ki dinsizleri kendilerine tarafdâr yapmak için o gaddâr, engizisyonâne ve bedeviyâne ve vahşiyâne bu mezkûr kanun-u esâsîye karşı ayn-ı adâlet olan bu semâvî ve kudsî ﴾ وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ﴿ nass-ı kat'îsiyle Kur'ânın bir kanun-u esâsîsi muhabbet ve uhuvvet-i hakîkiyeyi te'min eden ve bu millet-i İslâmiyeyi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kanun-u esâsî ki “Birisinin hatâsıyla başkası mes'ûl olamaz.” Kardeşi de olsa, aşîreti ve tâifesi de olsa, partisi de olsa o cinayete şerîk sayılmaz. Olsa olsa o cinayete bir nev'i tarafgirlikle yalnız manevî günahkâr olup âhirette mes'ûl olur; dünyada değil. Eğer bu kanun-u esâsî çabuk düstur-u esâsî yapılmazsa hayat-ı ictimâiye-i beşeriye iki harb-i umumînin gösterdiği tahribâtın emsâliyle esfel-i sâfilîn olan o vahşî irticaa düşecek.
İşte Kur'ân’ın bu gibi kudsî kanun-u esâsîsine irtica nâmını veren bedbahtlar, vahşet ve bedevîliğin dehşetli bir kanun-u esâsîsi olarak kabûl ettikleri şimdiki öylelerinin siyasetinin bir nokta-i istinâdı şudur ki: “Cemâatin selâmeti için ferd fedâ edilir. Vatanın selâmeti için eşhâsın hukuku nazara alınmaz. Devletin siyasetinin selâmeti için cüz'î zulümler nazara alınmaz” diye bir tek cânî yüzünden bir köyü mahvetmekle bin masûmun hakkını nazara almaz. Bir tek cânînin yüzünden bin adamın kılınçtan geçmesini câiz görür. Bir adamın yaralanması ile binler masûmu sıkıntıya verdirir. Ve ikiyüz adamı kurşuna dizilmesini o bahâne ile nazara almaz. Birinci Harb-i Umumîde üç bin adamın câniyâne siyaset hatâlarıyla otuz milyon bîçâre nev'-i beşer aynı harbde mahvedildiği gibi, binler misâller var.
İşte bu vahşiyâne irticaın, bu dehşetli zulümlerine karşı gelen Kur'ân şâkirdlerinin Kur'ânın yüzer kanun-u esâsîsinden ﴾ وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ﴿ âyetinin ders verdiği kanun-u esâsîsi ile adâlet-i hakîkiyeyi ve ittihâdı ve uhuvveti te'min etmeğe çalışan ehl-i îmân fedâkârlarına “mürteci” nâmını verip onları müttehem etmek, mel'ûn Yezid’in zulmünü, adâlet-i Ömeriyeye tercih etmek misillû en vahşî ve zâlimâne bir engizisyon kanununu, beşerin en yüksek terakkiyâtına ve adâletine medâr olan Kur'ânın mezkûr kanun-u esâsîsine tercih etmek hükmündedir. Hükûmet-i İslâmiye ile bu memleketin selâmetine çalışan ehl-i siyasetin mezkûr hakikati nazara alması lâzımdır. Yoksa üç veya dört cereyanın muannidâne muâraza etmeleriyle, o kuvvetler, muâraza sebebiyle
