İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 70 / 218
70

Bir çeyrek asırdır bu suâllerin cevablarını bulamıyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakîki sebebini şimdi anladım. Ben kemâl-i teessürle söylüyorum ki: Benim suçum, Hizmet-i Kur'âniyemi maddî ve manevî terakkiyâtıma, kemâlâtıma âlet yapmakmış...

Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum, Allah’a binlerle şükrediyorum ki: Uzun seneler ihtiyarım haricinde olarak hizmet-i îmâniyemi maddî ve manevî kemâlât ve terakkiyâtıma ve azaptan ve Cehennemden kurtulmama ve hattâ saâdet-i ebediyeme vesile yapmaklığıma, yâhut herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma manevî gayet kuvvetli mânialar beni men' ediyordu. Bu derûnî hisler ve ilhâmlar beni hayretler içinde bırakıyordu. Herkesin; hoşlandığı manevî makàmâtı ve uhrevî saâdetleri, a'mâl-i sâliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak hem meşrû hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı hâlde ben rûhen ve kalben men' ediliyordum. Rızâ-yı İlâhîden başka fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle yalnız ve yalnız îmâna hizmet hususu bana gösterildi. Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkınde olan hakàik-ı îmâniyeyi fıtrî ubûdiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara te'sirli bir sûrette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında îmânı kurtaracak ve muannidlere kat'î kanâat verecek bir tarzda; yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur'ân dersi vermek lâzımdır ki küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın; herkese kat'î kanâat verebilsin. Bu kanâat da bu zamanda, bu şerâit dâhilinde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husûle gelebilir.

Yoksa komitecilik ve cem'iyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i maneviyesine karşı çıkan bir şahıs en büyük manevî bir mertebede bulunsa yine vesveseleri bütün bütün izâle edemez. Çünkü îmâna girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: “O şahıs, dehâsıyla, hàrika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şübhesi kalır.

Allah’a binlerce şükürler olsun ki yirmisekiz senedir dini siyasete âlet ittihamı altında, Kader-i İlâhî ihtiyarım haricinde dini, hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adâlet olarak beni tokatlıyor, îkaz ediyor; “Sakın!” diyor, îmân hakikatini kendi şahsına âlet yapma; tâ ki, îmâna muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhâmı, şeytanın desîseleri kalmasın, sussun!”

İşte Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husûle getirdiği heyecanın, kalblerde ve rûhlarda yaptığı te'sirin sırrı budur; başka bir şey değildir. Risale-i Nurun bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha belîğâne neşrettikleri hâlde yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.