Esâretten kurtulduktan sonra İstanbul’a geldim. Hareket-i Milliyeye hizmetimden dolayı Ankara’ya çağırdılar. Ben de gittim. Sonra dedim: Bütün hayatımda bu dâru'l-fünûnu takib ediyorum. Sultan Reşâd ve İttihâdçılar yirmibin altun lirayı verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz. Onlar yüz ellibin banknot vermeye karar verdiler. Ben dedim: Bunu meb'ûslar imza etmelidirler.
Bazı meb'ûslar dediler: Yalnız sen medrese usûlü ile sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun. Hâlbuki şimdi garblılara benzemek lâzım.
Dedim: O vilâyât-ı şarkıye Âlem-i İslâmın bir nev'i merkezi hükmünde, fünûn-u cedîde yanında ulûm-u diniye de lâzım ve elzemdir. Çünkü, ekser enbiyâ şarkta ve ekser hükemâ garbda gelmesi gösteriyor ki, Şarkın terakkiyâtı din ile kàimdir (Hâşiye) [^8] . Başka vilâyetlerde sırf fünûn-u cedîde okutturursanız da, Şarkta herhalde millet, vatan maslahatı nâmına, ulûm-u diniye esâs olmalıdır. Yoksa Türk olmayan Müslümanlar, Türk’e hakîki kardeşliği hissedemeyecek. Şimdi bu kadar düşmanlara karşı teâvün ve tesânüde mecburuz.
[^8]: (Hâşiye) Hattâ o zamandan evvel Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde hamiyetli ve gayet zekî o talebem ulûm-u diniyeden aldığı hamiyet dersiyle her vakit derdi: "Sâlih bir Türk elbette fâsık kardeşimden, babamdan bana daha ziyâde kardeş ve akrabadır." Sonra aynı talebe tâlihsizliğinden sırf maddî fünûn-u cedîde okumuş. Sonra ben dört sene sonra onun ile görüştüm. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki: "Ben şimdi râfizî bir Kürd'ü, sâlih bir Türk hocasına tercih ederim." Ben de "Eyvâh!" dedim. "Sen ne kadar bozulmuşsun." Bir hafta çalıştım. Onu kurtardım. Eski hakikatli hamiyetine çevirdim. Sonra meclis-i meb'ûsândaki bana muhâlefet eden meb'ûslara dedim: O talebenin evvelki hâli Türk milletine ne kadar lüzumu var. Ve ikinci hâlinin ne kadar vatan menfaatine uygun olmadığını fikrinize havâle ediyorum. Demek farz-ı muhâl olarak siz başka yerde dünyayı dine tercih edip siyasetçe dine ehemmiyet vermeseniz de herhalde şark vilâyetlerinde din tedrîsatına a'zamî ehemmiyet vermek lâzım. O vakit bana muhâlif meb'ûslar da çıkıp o lâyihamı yüzaltmışüç meb'ûs imza ettiler. Bu kadar imzayı taşıyan bir istid'ayı elbette yirmiyedi sene istibdâd-ı mutlak onu bozamamış.
Şimdi ben zehir hastalığı ile ziyâde rahatsız vaziyette ve çok ihtiyarlık sebebiyle ellibeş senelik bir gaye-i hayatımı görüp takib etmekten mahrum kaldığım gibi Ankara’ya gidip Şark terakkiyâtının anahtarı olan bu müesseseye çalışanları rûh u canımla tebrik etmekten dahi mahrum kalıyorum.
Yalnız otuzbeş sene evvel Ebüzziya matbaasında tab'edilen “Münâzarât” ve “Saykalü'l-İslâmiye” nâmındaki eserim elbette maârif vekilinin nazarından kaçmamış. Benim bedelime o eser konuşsun. Ben hayatımdan ümîdim kesilmiş gibiyim. Fakat o azîm üniversitenin temelleri
