İşte bu kanun-u esâsî-i Kur'ânî hükmünce âsâyiş ve emniyet-i dâhiliyeye ilişmek, on cânî yüzünden doksan masûmu tehlikeye atmak gadab-ı İlâhînin celbine vesile olur. Mâdem Cenâb-ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakîki dindarların başa geçmesine yol açmış, Kur'ân-ı Hakîmin bu kanun-u esâsîsini kendilerine bir nokta-i istinâd ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar ediyor.
İslâmiyetin İkinci Bir Kanun-u Esâsîsi: Şu hadîs-i şerîftir:
سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hakikatiyle memuriyet bir hizmetkârlıktır. Bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil... Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubûdiyetin za'fiyetiyle benlik, enâniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp bir hâkimiyet ve müstebidâne bir tahakküm ve mütekebbirâne bir mertebe tarzına getirdiğinden, abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi; adâlet, adâlet olmaz, esâsıyla da bozulur. Ve hukuk-u ibâd da zîr ü zeber olur. Hukuk-u ibâd, hukukullâh hükmüne geçmiyor ki hak olabilsin. Belki nefsânî haksızlıklara vesile olur.
Şimdi, Adnan Menderes gibi, “İslâmiyetin ve dinin icâblarını yerine getireceğiz” diye ve mezkûr iki kanun-u esâsîye karşı muhâlefet edip tam zıddına olarak iki dehşetli cereyan, gayet büyük rüşvet ile halkları aldatmak ve ecnebîlerin müdâhalesine yol açmak vaziyetinde hücum etmek ihtimali kuvvetlidir.
Birisi: Birinci kanun-u esâsîye muhâlif olarak, bir cânî yüzünden kırk masûmu kesmiş, bir köyü de yakmış. Bu derecede bir istibdâd-ı mutlak, her nefsin zevkine geçecek memuriyete bir hâkimiyet sûretinde rüşvet vererek, dindar hürriyet-perverlere hücum ediliyor.
İkinci Hücum da: İslâmiyet milliyet-i kudsiyesini bırakıp –evvelkisi gibi– bir cânî yüzünden yüz masûmun hakkını çiğneyebilen, zâhiren bir milliyetçilik ve hakikatte ırkçılık damarıyla hem hürriyet-perver dindar Demokratlara, hem bütün bu vatandaki yüzde yetmişi sâir unsurlardan bulunanlara, hem hükûmet aleyhine, hem bîçâre Türkler aleyhine, hem Demokratın takib ettiği siyaset aleyhine çalışarak ve serseri ve enâniyetli nefislere gayet zevkli bir rüşvet olarak bir ırkçılık kardeşliği veriyor. O zevkli kardeşliğin içinde, o zevkli fâideden bin defa daha ziyâde hakîki kardeşleri düşmanlığa çevirmek gibi acîb tehlikeyi, o sarhoşluğu ile hissedemiyor.
Meselâ: İslâmiyet milliyeti ile dörtyüz milyon hakîki kardeşin her gün اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ duâ-yı umumîsiyle manevî yardım görmek yerine, ırkçılık dörtyüz milyon mübârek kardeşleri, dörtyüz serseriye ve lâübâlîlere yalnız dünyevî ve pek cüz'î bir menfaati için
