Hem de;
غَارَ الْوَفَاءُ وَفَاضَ الْغَدْرُ وَانْفَرَجَتْ ❀ مَـسَافَةُ الْـخُـلْـفِ بَـيْنَ الْقَـوْلِ وَالْعَمَـلِ
Yani: “Vefâ, gavr-ı in'idâma çekildi; tûfân-ı gadr feverâna başladı. Kavl ve amel ortasında, uzun bir mesâfe açıldı...”
Uzağa gitmek istemiyorsan, bu makalenin bir parça mâkabline nazar et. Bu mes'eleye nümûne olmak için, çok parçaları bulacaksın. Ezcümle: “Âyâtın delâil-i i'câzının miftâhı ve esrâr-ı belâğatının keşşâfı, yalnız belâğat-ı Arabiye’dir, felsefe-i Yunâniye değildir.” Veyâhut, Makale-i Ûlâ’da olan mes'ele-i ûlâ’nın hâtimesindeki işârete bak. İşte, “Hilkat denilen şerîat-ı fıtriye, meczûb ve misâfir olan küre-i arza farz etmiştir ki; şemse iktidâ eden yıldızların safında durmak, şüzûz etmemek... Zîra, zemin, zevciyle beraber ﴾ اَتَيْنَا طَٓائِعِينَ ﴿ demişlerdir. Tâat ise cemâatle daha ahsendir.”
Şimdi teemmül et! Bu misâller, karşı ve arkalarından öyle makàmâtı gösterir ki, arkalarından başka makàmât, hayâl-meyâl gibi başını çıkarıyor.
