Hem de;
وَعَيْنُكَ قَدْ نَامَتْ بِلَيْلِ شَبِيبَةٍ ❀ فَلَمْ تَنْتَبِهْ اِلَّا بِصُبْحِ مَشِيبٍ
Yani: “Gece gibi gençlikte, gözün nevm-i gaflette dalmış; ancak subh-misâl olan sakalın beyazıyla uyanabildi.”
Hem de;
وَكَاَنَّمَا لَطَمَ الصَّبَاحُ جَبِينَهُ ❀ فَاقْتَصَّ مِنْهُ وَخَاضَ فِي اَحْشَائِهِ
Yani: “Ciriti istemek yolunda, sabah, atımın yüzüne yed-i beyzâsıyla bir tokat vurdu. Atım dahi, kısasını almak için, tayyar olan subha erişti, yere vurdu, içinde dört ayağıyla gezindi. Demek atım çal’dır.”
Hem de;
كَــاَنَّ قَـلْـب۪ى وُشَـاحَـاهَـا اِذَا خَـطَـرَتْ ❀ وَقَلْبَهَا قُلْبُهَا فِى الصَّمْتِ وَالْخَرَسِ
Yani: “Kalbim, mâşukumun kemeri gibi hareket ve hışhış etmekte; onun kalbi ise, onun bileziği gibi sükûn ve sükûttadır. Demek, beli ince, bileği kalın olduğu gibi; kalbim müştâk, onun kalbi müstağnîdir.” Demek, hüsün ve aşkı ve istiğnâyı ve iştiyakı bir taş ile vurmuştur.
Hem de;
وَاَلْقَى بِصَحْرَاءِ الْغَبِيطِ بَعَاعَهُ ❀ نُزُولَ الْيَمَانِىِّ ذِى الْعِيَابِ الْمُحَمَّلِ
Yani: “Tâcir-i Yemenî gibi yağmurdan gelen sel; yüklerini, eskâllerini gabît sahrâsına attı.
Nasıl ki bir tüccar, akşamda bir köye gelse, gecede köylüler rengârenk eşyalarını satın alsalar; sabahleyin herkes bir renk ile süslenmiş olduğu hâlde evinden çıkıyor, hattâ köyün çobanı dahi, kırmızı bir mendili bağlıyor.
Öyle de; sel, sahrâya yükünü attığı gibi, ticâret-i hafiyeye benzer imtizacât-ı kimyeviye ile, çiçeklerin nâzenînlerine, güyâ rengârenk elbise alınır, dikilir. Hattâ, çiçeklerin çobanı ıtlâkına şâyân olan Kefne (∗)[^1] başını kırmızılaştırıyor.”
[^1]:Dikenli, ihrâk edilir bir dağ mahsulüdür.
