Dokuzuncu Mes'ele
Dokuzuncu Mes'ele
İrâde-i cüz'iyeyi ve tasavvur-u basiti âciz bırakan kelâmın yüksek tabakası şudur ki: Mütedâhilen müteselsil olan makàsıdın taaddüdü ve mütenâsilen murtabıt olan metâlibin teselsülü ve netice-i vâhideyi tevlîd eden asılların ictimâ'ı ve herbiri ayrı ayrı semere veren fürû'-u kesîrenin istinbatına isti'dâd veya tazammunu iledir. Şöyle ki:
Maksadü'l-makàsıd olan en uzak ve yüksek hedef-i garazdan ayrılıp gelmekte olan maksadlar, birbirine murtabıt ve birbirinin noksaniyetini tekmîl ve komşuluk hakkını edâ etmekle, kelâma vüs'at ve azamet verir. Güyâ, birini vaz'etmekle öteki ve diğeri ve başkasını ve daha başkasını vaz'eder. Ve sağ ve solda ve her cihetin nisbetini gözetmekle birden o makàsıdı, kelâmın kasr-ı müşeyyedesine kuruyor. Güyâ, çok akılları kendi aklına muâvenet etmek için istiâre etmiş, istihdam ediyor. Sanki, o mecmû-u makàsıdda, herbir maksad tesâvîr-i mütedâhileden müşterekün fîh bir cüz'dür. Nasıl mütedâhil tasvirlerde siyah bir noktayı, bir ressam koysa; o nokta birinin gözü, ötekisinin yüzünün hâli, berikisinin burnunun deliği, başkasının ağzı olduğu gibi, kelâm-ı àlîde dahi öyle noktalar vardır.
İkinci Nokta: Kıyâs-ı mürekkeb ve müteşa'ab sırrıyla, metâlib tenâsül edip teselsül etmektir. Güyâ mütekellim, o metâlibin bekà ve tenâsülünün bir tarih-i tabîisine işâret eder. Meselâ: Âlem güzeldir; demek, Sâni'i hakîmdir, abes yaratmaz, isrâf etmez, isti'dâdâtı mühmel bırakmaz; demek, intizamı dâima tekmîl edecek. Ciğer-şikâf ve tahammül-sûz ve emel öldürücü, bütün kemâlâtı zîr ü zeber eden, hicran-ı ebedî olan ademi, insana musallat etmez; demek, saâdet-i ebediye olacaktır. Üçüncü Makale’nin ikinci şehâdetinin mukaddimesinde nübüvvet-i mutlakanın mebhasında, insanın hayvandan üçüncü cihet-i farkı, buna iyi bir misâldir.
